<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>BoK Var Sen de GeL .Com &#187; Gözlemler</title>
	<atom:link href="http://www.bokvarsendegel.com/kategori/gozlemler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bokvarsendegel.com</link>
	<description>Biraz ondan biraz bundan rahatlatan bilinçli mekan!!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 05 Mar 2010 23:17:03 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Her Erkeğin icinde küçük bir kız vardır.</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/11/04/her-erkegin-icinde-kucuk-bir-kiz-vardir.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/11/04/her-erkegin-icinde-kucuk-bir-kiz-vardir.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Nov 2008 19:47:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Caka</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/gozlemler/her-erkegin-icinde-kucuk-bir-kiz-vardir.html</guid>
		<description><![CDATA[Her erkeğin içinde küçük bir kız yaşar. Bu küçük kız sürekli dışarı çıkmak ister, kendini anlatmak ister ancak nerdeyse her seferinde kafasına yumruk yiyip tartaklanır. Küçük kızın dışarı çıkma izni diğer büyük kızların iletişim sırasındaki güvenilirliğine bağlıdır, küçük kızın yaptıklarını başkalarına anlatmayacağından ve bu durumla alay etmeyip aksine yapılanın hoşuna gideceğinden emin olursak küçük kız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her erkeğin içinde küçük bir kız yaşar. Bu küçük kız sürekli dışarı çıkmak ister, kendini anlatmak ister ancak nerdeyse her<img src="http://img1.blogcu.com/images/u/z/a/uzakdost/kiz41.jpg" width="161" align="right" height="233" /> seferinde kafasına yumruk yiyip tartaklanır. Küçük kızın dışarı çıkma izni diğer büyük kızların iletişim sırasındaki güvenilirliğine bağlıdır, küçük kızın yaptıklarını başkalarına anlatmayacağından ve bu durumla alay etmeyip aksine yapılanın hoşuna gideceğinden emin olursak küçük kız çıkabilir dışarı. Yalnızca o zaman izin veririz küçük kızımızın dışarı çıkmasına, çünkü büyük kızlara şeker olduğumuzu ve onlar için utanacağımız şeyler bile yapabileceğimizi, aslında ne kadar da fedakar olduğumuzu göstermek isteriz. Eğer ‘ne küçük kızı ya?’ diyorsanız hala, örnekleri okudukça kendinizden utanmaya başlayacağınızı şimdiden haber vereyim, çünkü örnekler uç ve alakasız bile olsa size kendi yaptıklarınızı anımsatacak ve huzursuz olmanıza sebebiyet vereceklerdir.<br />
O küçük fahişeler yüzünden erkek arkadaşlarımızın yanında sosyal teröristler haline gelebiliriz, korkudan tir tir titrer ‘Aysu senin ona yaptığın hediyeyi anlattı, bütün gece kapısının önünde beklemişsin, gelmeyince de kapısına güllerle onu sevdiğini yazmışın’ gibi cümlelerin gelmesinden korkarız küçük kız yüzünden. Güzel bir korkudur aslında bu, ama bir anda bizi saldırganlaştırabilir, kız arkadaşlarına sert davranıp ataerkil ilişkiler yaşayan erkekler arasında bunu yapan biri olmak sizi bir anda yerin yirmi kat altına sokabilir –ki o ataerkillerin de içlerindeki küçük kızların varlığından adınız gibi emin olmanıza rağmen, onlara birşey diyemezsiniz çünkü zaten sosyal anlamda bitmişsinizdir o an ve saldırıya geçmeniz mümkün değildir– ve Aysu’ya olan aşkınız bir anda Aysu orospusuna olan nefrete dönüşebilir.</p>
<p><span id="more-178"></span></p>
<p>Bunu size söyleyenin suratındaki o iğrenç sırıtış, sizi iyice güçsüz kılar, terlemeye başlarsınız, kafanızda ‘nerden biliyo ki g.t?’ gibi sorular belirmeye başlar, bu konu açılmamış bile olsa her sırıtışın bu konuyla ilgili olduğuna inanmaya başlarsınız ve tek sığınabileceğiniz erkek arkadaş grubunuz bir anda size destek olur gibi görünüp içten içe ‘vay kunil, bu adamın da hiç böyle şeyler yapacağını düşünmezdim, ne ezikmiş lan hahayt’ dediklerini hayal eder, buna da tüm içtenliğinizle inanıp iyice sinirlerinizi bozarsınız. Halbuki küçük kız size gül aldırmış, Aysu’nun evine kadar sizi götürmüş, ona tuhaf ve sonradan okuyunca ‘off ne demişim ben ya, kafama sıçim’ huzursuzluğunu yaşatan mesajlar attırmış (buraya kadar kimseyle paylaşılmadığı sürece işe yarar gibi görünür plan ama olayların kontrolü küçük kızdadır) ve en sonunda bunu kimsenin bilmemesinin pek de doğru olmayacağına kanaat getirip, Aysu’nun sizinle alay edercesine, bunu erkek arkadaşlarınıza anlatmasına vesile olmuştur, ki bu erkek arkadaş da kızın samimi olduğunu sandığı erkek arkadaşlardan biridir ve onların yakınlığı, erkeğin kafasından geçen ‘sözde’ arkadaşlık kisvesi altındaki cinsel uyanış ve bu rezaletinizden istifade edeceği düşüncesi, sizin kıskançlığınızı da tetikleyip en başta küçük kız olmak üzere sonuç olarak herkesten ve herşeyden nefret etmenize yol açar.</p>
<p>Şimdi, bu kısa hikayede dikkat edilmesi gereken ufak detaylar var:</p>
<p><strong>Çiçek Sorunsalı</strong>: Aysu’ya giderken elimizde çiçekle gezmek bizi sıkıntıya sokar, içimizdeki kız bizi zorlayarak aldırmıştır onu, ‘al bu çiçeği ve hemen ona götür yoksa herşey daha bok olucak’ demiştir ve biz de itaat etmişizdir fazla sorgulamadan, ne kadar saçma bir iş yaptığımızı, ileride bu yaptığımızı düşününce huzursuz olacağımızı, duruma kayıtsız kalırsak herşeyin düzelme ihtimalinin daha yüksek olduğunu hesaba katmadan. Yoldan geçen insanların gözüne takılan çiçeklerin açıklamasını yapmak isteriz onlara, ‘ben aslında böyle şeyler yapmam kılıbık sevgili gibi, kunil miyim canım ben, hasta teyzeme alıyorum bunları’ deyip geyiği harlamak isteriz beraber ve içimiz rahat edince oradan uzaklaşıp tekrar küçük kızın yönetimindeki hayatımıza dönmek isteriz, çünkü biliriz ki içimizdeki küçük kız olmasa ve özümüzdeki gerçek biz olsak, okumuş, kültürlü, modern büyük kızların, kısaca Aysu’nun hoşlanacağı insan olmayı asla beceremeyiz.<br />
Çiçekçi dükkanında da buna benzer bir sıkıntı yaşamışızdır, içimizden dua ederiz ‘çiçeklerle ilgili soru sorma, ya da imalı bişey deme yalvarırım’ diye geçiririz, rahatmış gibi davranmaya çalışırız ve bu bizi daha da rahatsız gösterir, biz kasıldıkça üstümüze gelip bizi sıkma ihtimalleri daha da artar çalışanların, çünkü onların en sevdiği şeylerden biri de herhangi bir sebepten ötürü sıkıntıya giren müşterinin üstüne gitmektir. Çiçekçi ‘bu kadar gülü alan kız ne şanslı valla’ diye kendi kafasında olasılık hesapları yapıp bu çiçeklerin bir kıza olduğuna ikna edip, sizi daha çok gül almanız için gazlarken, siz nedense küçük kızı koruma içgüdüsüyle ‘ehe ehe teyzeme ya bunlar, hasta da biraz’ dersiniz ortamda dramatik bir hava olursa daha fazla soru sormaz diye düşünerek, o da size ‘geçmiş olsun, nedir rahatsızlığı?’ diye sorduğunda kendinizde ‘size ne?’ diyecek özgüveni bulamadığınızdan kitlenir kalırsınız ve vereceğiniz rötarlı cevap yalan söylediğinizin en büyük şahidi olur. Hiç tanımadığınız bu adama karşı rezil olmak tuhaf bir şekilde umrunuzda olur, hem kendinizden hem de çiçekçilerden ve en önemlisi küçük kızdan bir kez daha hayatınızı zorlaştırdığı için nefret edersiniz.</p>
<p><strong>Mesaj Sorunsalı</strong>: Attığınız mesajlar ayrı bir utanç kaynağıdır sizin için, kimsenin o mesajları görmesini istemezsiniz, siz yazarken başkalarının telefonunuza bakmadığından emin olursunuz, ilk fırsatta onları o mesajı gönderdiğiniz telefondan silip ebediyen utancınızı küçük kızdan başka kimsenin bilmesini istemezsiniz. Çünkü aynı tip mesajları siz bir başkasında görseniz, toplumsal değerlerin gerektirdiği gibi o kişi ağlayana kadar kendisiyle alay eder ve kendi mesajlarınızın nasıl olduğundan ve mesajlarının da nasıl olması gerektiğinden bahsedersiniz, ‘bak her dediğini yapmıcaksın oğlum, biraz ağırlığını koy ve sevgini çok da belli etme hatta hiç etme bak nasıl dönücek sana’ gibi sözlerle içeriğini bilmediğiniz bir ilişkiye aşk doktorluğu taslarsınız, başkasıyla alay etmenin üstünlük hissiyle bilmediğiniz usülü başkasına öğretmeye çalışıp ihtiyacınız olan ego tatminini bu şekilde sağlamaya çalışırsınız, çünkü Aysu sizin egonuza tükürmüştür bile. Aşk doktorluğunun gazıyla, hayalinizdeki ilişkiyi anlatmaya başlarsınız kendi ilişkinizden ziyade ve bu yalana da inanmaya başlarsınız zamanla. Sıkıntılarınıza küçük kızınızın dışında, bir de söylediğiniz yalanın ortaya çıkma riski eklenmiştir.<br />
Kısaca ileride utanacağınız mesajları, başkasının görmesini istemediğimiz mesajları, küçük kızınız sayesinde atarsınız ve öğüt verilen kişinin kendiniz olmaması için elinizden geleni yaparsınız. Bu utanç verici mesajları genelde sözde sarhoşken atarsınız ki, ileride ortaya çıkıp alay edilirse bu mesajlarla, söylediklerinizin sarhoşluğun (küçük kızın) size söylettiği şeyler olduğunu açıklayabilesiniz, hatta çoğu zaman mesajların dibine ‘kafam güzel de biraz..’ ibaresini eklersiniz ki söylediğiniz utanç verici şeyler o kadar da utanç verici gözükmeyip sıcak bir gülümseme ve ‘yaaa off şapşal..’ sözleri ile karşılansın diye. Ama ne yaparsak yapalım, kendimize karşı yalan söyleyip, kendimizi kandıramayacağımız için bu mesajlar ve olası tepkiler aklımıza geldikçe küçük kızdan ve kendimizden tekrar ve tekrar nefret ederiz.</p>
<p><strong>Yakın Erkek Arkadaş Sorunsalı</strong>: Bu adamlar çok tehlikelidir, çünkü içinizdeki küçük kızla çok samimidir, herşeyini bilir ve siz de bu gücün (sizi istediği anda rezil etme, bütün attığınız utanç verici mesajları bilme, yaptığınız hediyeleri bilme, ilişkinizi iki tane söz ile bitirme noktasına getirebilme) karşısında irkilirsiniz (bkz: Aysu senin ona yaptığın hediyeyi anlattı..). Aptal Aysu da nedense bu herife çok güveniyordur, halbuki siz o adamdan daha sevilesi ve süpersinizdir, ama Aysu inatla o lanet herifle herşeyini paylaşıyordur ve siz de modern bir erkek olduğunuz için bir erkek ile sevgilinizin yakın arkadaş olmasını rahatlıkla sindirebileceğinizi zannedersiniz. Kıskanmamak için elinizden geleni yaparsınız, küçük kız ‘saçmalama maganda mısın sen, anlayışlı ol biraz, çok normal şeyler bunlar’ diye fısıldadıkça onu öldürmek istersiniz. Sizin yaptığınız ufak jestlerin hepsini sevgiliniz sayesinde detaylarıyla bilmesi iyice sinirlerinizi oynatır, ama küçük kız birşey demenize karşı çıkar ve siz de sözünü dinlersiniz. Halbuki bu noktadan sonra bilmezsiniz ki, küçük kız size daha çok ders verecektir. ‘tabiki gece arkadaşlarıyla çıkabilir, sonuçta kaç yaşında, kendi başının çaresine bakabilir, nasıl bir güven seninki anlamadım ben’ ya da ‘Aysu’yu bir tartışmada koruman onu rahatsız edebilir, onu tersleyebilir biri ama aklı başında biri olduğu için ve modern kadın olduğu için gerekli cevabı kendisi vermek ister ve ataerkillikten haz etmez’ gibi şeyler fısıldaması kaçınılmazdır. İşin kötüsü bu yakın erkek arkadaş da küçük kızla çok iyi anlaşıyordur ve küçük kızı dinlemediğiniz anda herşey bok olur. Hislerinizi dışarı kusmanıza engel olduğu için küçük kızdan da bu aptal heriften de nefret eder, ikisini de öldürmek istersiniz. Bu öldürme isteğinin temelinde ise, bu erkeğin sürekli Aysu’yu sikmek için fırsat kolladığını, Aysu’nun da içinden bunu geçirdiğini, hatta gizli gizli seviştiklerini ve gizli olduğu için bundan daha çok zevk aldıklarını, erkekle Aysu’nun sürekli yaptıklarınızla (mesajlarınızla, jestlerinizle, hediyelerinizle) ‘birlikte’ alay ettiklerini ve sizden nefret ettiklerini hayal etmeniz yatar.</p>
<p>Olayların asla izlediğimiz romantik komedilerdeki gibi mutlu sonuçlanmayacağı gerçeğini kabul etmediğimiz sürece, ne hayalkırıklıklarımızdan kurtulabileceğiz, ne içimizdeki o küçük fahişeyle barışık yaşayabileceğiz, ne aptal Aysu bizi sevecek, ne de o yakın arkadaş bozuntusu pezevengi kıskanmaktan kurtulabileceğiz. Bu ufak detaylar bir yana, sonuç olarak hangimiz elimizde çiçeklerle, özür dileyen ve Aysu’yu çok sevdiğimizi dile getiren mesajlarla, yer yer gözlerimiz ıslak bir şekilde, gurur denilen, başkalarının sizi yadırgamayacağı davranışlar olarak tanımlandırabileceğimiz insani değeri ayaklar altına alıp, tuhaf hediyeler ve katlandığımız zahmetler sonucu hayalkırıklığına uğradık ki? Tabii ki hiçbirimiz.. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/11/04/her-erkegin-icinde-kucuk-bir-kiz-vardir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiç bitmeyen, hep bitmeyen olarak kalacak mevzu</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hic-bitmeyen-hep-bitmeyen-olarak-kalacak-mevzu.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hic-bitmeyen-hep-bitmeyen-olarak-kalacak-mevzu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jul 2008 20:25:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dharmakarmavarma</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayattan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/gozlemler/hic-bitmeyen-hep-bitmeyen-olarak-kalacak-mevzu.html</guid>
		<description><![CDATA[Son günlerde duygusal ya da romantik komedi temalı filmler izleme ihtiyacı hissettim baya. Haliyle ben de başladım şöyle sağa sola acaba ne izlesem diye. Sonra aklıma yıllar önce bir iki kez izlemiş olduğum bi film geldi &#8220;Before Sunrise&#8221;. Genelde diyaloglarla geçtiğinden  insanın kendine sorabileceği bi sürü soru geliveriyo aklına ki bi bakmışsın sen o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde duygusal ya da romantik komedi temalı filmler izleme ihtiyacı hissettim<img src="http://www.emresururi.com/blogs/sururi/images/before_sunrise.gif" align="right" height="119" width="190" /> baya. Haliyle ben de başladım şöyle sağa sola acaba ne izlesem diye. Sonra aklıma yıllar önce bir iki kez izlemiş olduğum bi film geldi &#8220;<em>Before Sunrise&#8221;. </em>Genelde diyaloglarla geçtiğinden  insanın kendine sorabileceği bi sürü soru geliveriyo aklına ki bi bakmışsın sen o konuyu düşünürken film uçmuş gitmiş. İşte beni bu duruma iten bi mevzu da &#8220;Adada 99 erkek 1 kadın olsa ya da 1 erkek 99 kadın olsa olabilecek şeyler tarzında bi diyalogtu. Muhtemelen izlemeyen fazla kimse kalmamıştır ama kısaca o diyalogtan bahsedeyim ben&#8230;</p>
<p><span id="more-153"></span></p>
<p>Julie Delpy ve Ethan Hawke arasında geçen, kafamı sola doğru yatırıp gözlerimle yukarılara bakıp canlandırmaya çalıştığım diyalog şöyledir ki&#8230; Ethan Hawke bi adada 99 kadın ve 1 erkek, bir de 99 erkek 1 kadın varken neler olabileceğinden bahsederken Julie Delpy belki çoğu insanın kabul edeceği ama benim gerçekten garipsediğim bi cevap verir &#8220;adada 1 kadın 99 erkek olsaydı erkekler 46 kişi falan kalır çünkü epsi kadına sahip olmak için birbirini yerlerdi ama 1 erkek 99 kadın olsaydı o zaman da adada erkek kalmazdı çünkü kadınlar hepsi birden erkeği yer bitirirlerdi&#8221;. Kelimesi kelimesine aynı olmasa da aşağı yukarı buna benzer bişeydi.</p>
<p>Herneyse efenim gelelim bizim mevzumuza; bana garip geldi ki niye 99 kadın ve 1 erkek varken kadınlar erkek için birbirini yemeyip de erkeği kurban ediyolar. Kadınlarda da bi erkeği elde etmek için aynı hırs yok mudur? Yoksa çok mu barışçıl ya da çok mu mantığa dayalı hareket eder kadınlar erkekler konusunda. Ya da erkekler ya hip ya hiçten mi ibarettirler? Bu da mı olmadı peki adada 1 kadın var diye erkekler neden birbirini öldürüyo ki etkilemek mi amaç yoksa &#8220;<em>last standing</em>&#8221; mi ya da ortada risk bırakmama isteğimi? Peki bu kadar soru sordum hangisinin cevabı &#8220;evet bu yüzden&#8221; ki? Hangisinin olduğu açık ne hepsinin ne de hiçbirinin &#8230;Bunlar alışageldiğimiz çoktan seçmeli ÖSS soruları değil ki kesin bi cevabı olsun. Eveet nereye geldik ki şimdi biz? Şuraya geldik ki &#8220;Bu erkekler şöyledir bunu bunu yaparsan kesin böyle derler böyle yaparlar, katiyyen dayanamazlar&#8221; ya da &#8221; Abi bi kıza bunu bunu de vermezse dopum&#8221; tarzı klişe ve bayat laflardan etrafımızda tonlarca var&#8230;Ben de bu diyalogu birazcık benzettim şu &#8220;kadınları/erkekleri tavlamanın 100 altın kuralı&#8221; tarzı klişe söylemlere. Benzemiyo mu iy</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hic-bitmeyen-hep-bitmeyen-olarak-kalacak-mevzu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nükleer &#8216;gece yarısına&#8217; beş kaldı</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/nukleer-gece-yarisina-bes-kaldi.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/nukleer-gece-yarisina-bes-kaldi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jul 2008 20:17:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mihem</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayattan]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tepkisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com//nukleer-gece-yarisina-bes-kaldi.html</guid>
		<description><![CDATA[Kendilerini insanlığın geleceğini tehdit eden olaylara karşı
toplumu uyarmaya adayan bir grup bilim adamı, bu tehditleri
 sembolize eden Kıyamet Günü Saati&#8217;ni, gece yarısına 
yani &#8216;felakete&#8217; doğru iki dakika ileri aldı.
Böylece &#8220;felaket saati&#8221; Soğuk Savaş&#8217;ın sona ermesinden bu yana dördüncü kez ilerlemiş oldu.Bundan 60 yıl önce kurulan ve kendilerine &#8220;Atom Bilim Adamları Bülteni&#8221; adını veren grup, Londra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="storytext"><strong>Kendilerini insanlığın geleceğini tehdit eden olaylara karşı</strong><strong><img src="http://www.ntvmsnbc.com/news/258365.jpg" align="right" border="0" height="138" width="191" /></strong></p>
<p class="storytext"><strong>toplumu uyarmaya adayan bir grup bilim adamı, bu tehditleri</strong></p>
<p class="storytext"><strong> sembolize eden Kıyamet Günü Saati&#8217;ni, gece yarısına </strong></p>
<p class="storytext"><strong>yani &#8216;felakete&#8217; doğru iki dakika ileri aldı.</strong></p>
<p class="storytext">Böylece &#8220;felaket saati&#8221; Soğuk Savaş&#8217;ın sona ermesinden bu yana dördüncü kez ilerlemiş oldu.Bundan 60 yıl önce kurulan ve kendilerine &#8220;Atom Bilim Adamları Bülteni&#8221; adını veren grup, Londra ve Washington&#8217;da eş zamanlı düzenlenen basın toplantılarında, saati ileri alma gerekçelerini &#8220;nükleer silahlara ve küresel ısınmaya karşı önlem alınamaması&#8221; olarak açıkladılar.</p>
<p class="storytext"><span id="more-164"></span></p>
<p class="storytext">Motor-nöron hastası dünyaca ünlü bilim adamı Stephen Hawking, kullandığı elektronik cihaz aracılığıyla yaptığı konuşmasında saatin neden ileri alındığını anlattı.</p>
<p class="storytext">&#8220;İkinci nükleer çağın eşiğindeyiz. Benzeri görülmemiş bir iklim değişiminin yaşandığı bu dönemde bilim adamlarının halkı ve liderleri tehlikeler konusunda uyarma sorumluluğu bulunmaktadır.&#8221; diyen Hawking, yaptıkları değerlendirmeler sonucunda saati iki dakika ileri alarak, kamuoyunu dünyanın kötü gidişatı konusunda uyardıklarını söyledi.</p>
<p class="storytext">Atom Bilim Adamları Bülteni adlı grubun yöneticilerinden Rebecca Johnson da, Kıyamet Günü Saati&#8217;nin aslında dünyanın karşı karşıya olduğu tehlikerin çözülebileceğini göstermenin bir yolu olduğunu söyledi.</p>
<p class="storytext">&#8220;Bu saat genel eğilimleri temsil ediyor. Bir nükleer çağ ve iklim felaketiyle burun burunayız. Bu saat, kamuoyunu &#8216;uyandırmak&#8217; onların bilinçlenmesini sağlamaktan öte, içine saplandığımız bataktan çıkış yolu olduğunun da bir göstergesi.&#8221; diyen Johnson, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>
<p class="storytext">&#8220;Bu biz insanlara, öncelikle de, bu tehditleri yaratan bazı teknolojileri üreten bilim insanlarına düşüyor. Aynı bilim insanları Kıyamet Günü Saati&#8217;ni geriye döndürmenin de yollarını bulabilirler.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/nukleer-gece-yarisina-bes-kaldi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Longyarbyön&#8217;de ölmek yasak!&#8217;</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/longyarbyonde-olmek-yasak.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/longyarbyonde-olmek-yasak.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jul 2008 18:17:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>mihem</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Hayattan]]></category>
		<category><![CDATA[Tepkisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/tepkisel/longyarbyonde-olmek-yasak.html</guid>
		<description><![CDATA[Ağır şekilde hastalanma talihsizliğine uğradıysanız, bir uçağa bindiriliyorsunuz
ve ömrünüzün son günlerini Norveç&#8217;in başka bir yerinde geçiriyorsunuz.
Yok, uçağa yetişemediniz ve hastalığa ya da kazaya bu topraklarda kurban gittiyseniz?
 O zaman da bu topraklara gömülemiyorsunuz. Kasabanın küçük mezarlığı bundan 70 yıl önce yeni cenaze kabul etmeyi durdurmuş. Bir dağın eteğindeki rüzgâra korunaklı vadiye inşa edilmiş küçük ahşap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="storytext">Ağır şekilde hastalanma talihsizliğine uğradıysanız, bir uçağa bindiriliyorsunuz<img src="http://www.guzelresimler.net/data/media/16/doga%20fotograflari.jpg" align="right" border="0" height="122" width="183" /><br />
ve ömrünüzün son günlerini Norveç&#8217;in başka bir yerinde geçiriyorsunuz.</p>
<p class="storytext">Yok, uçağa yetişemediniz ve hastalığa ya da kazaya bu topraklarda kurban gittiyseniz?</p>
<p class="storytext"> O zaman da bu topraklara gömülemiyorsunuz. Kasabanın küçük mezarlığı bundan 70 yıl önce yeni cenaze kabul etmeyi durdurmuş. Bir dağın eteğindeki rüzgâra korunaklı vadiye inşa edilmiş küçük ahşap evlerden oluşan kasabada yaklaşık 1500 kişi yaşıyor.</p>
<p class="storytext"><span id="more-162"></span></p>
<p class="storytext">Kristin Grotting, psikoterapist.</p>
<p class="storytext">Buraya 12 yıl önce yerleşmiş.</p>
<p class="storytext">Açık renk cildi yazları sürekli gökyüzünde parlayan güneşin etkisiyle kızarmış.</p>
<p class="storytext">Kutup bölgesinde, Mart ile Ekim arası uzun bir tek gün gibi.</p>
<p class="storytext">Güneş hiç batmıyor. Ama hiç bir zaman da pek ısıtmıyor.</p>
<p class="storytext">Longyarbyön körfezine bakıyoruz beraber. Açıklıyor, eskiden sürekli buz olan bu körfez, artık kış ortasında bile donmuyor. Çevresindeki buzullar da giderek eriyip küçülüyor.</p>
<p class="storytext">Çok değil on yıl kadar önce, kar motosikletleriyle gezdiklerini anlatıyor körfezin üzerinde.</p>
<p class="storytext">Şimdi bu mümkün olmuyormuş.</p>
<p class="storytext">Küresel ısınma Kristin Grotting&#8217;i kaygılandıran tek konu değil. Emekli olduğunda ne yapacağını düşünüyor. Çünkü bu kasabada yaşlılar ve bakıma muhtaç insanlar için hiç bir olanak yokmuş.</p>
<p class="storytext">Yaşlılar için huzurevi yok ama anaokulu var Longyarbyön kasabasının.</p>
<p class="storytext">Kışları aylar süren karanlık gece boyunca çocuklar yaptıkları kocaman ve sapsarı güneş resimleri ve kabartmalarını asıyorlar pencerelere.</p>
<p class="storytext">Çocukların bazıları psikoterapi kliniğine geliyor. Kristin sürekli kalın kış giysileri içinde dolaşmaktan çocukların kollarını bacaklarını özgürce hareket ettirmeyi öğrenemediklerini anlatıyor.</p>
<p class="storytext">Anaokulunun bahçe duvarı dışında ise çocukları çok daha büyük tehlikeler bekliyor. Öğretmenler bu yüzden sürekli silah taşıyorlar. Çünkü Longyarbyön 1500 insanın yanı sıra, kutup ayılarının da memleketi.</p>
<p class="storytext">Üniversite birinci sınıfa başlayan her öğrenci, ilk öğretim gününde, kutup ayısının nasıl vurulup öldürüleceğini öğreniyor. İlk tavsiye, &#8220;Hayvanın başını vurmak zordur, göğsüne nişan al&#8221;. &#8220;Eğer ayıyla karşılaştığında silahın yoksa dikkatini dağıtmak için eldivenlerini çıkarıp uzak bir yere at, belki dikkatini dağıtabilirsin&#8221;. &#8220;eğer ağzını şapırdatır gibi sesler çıkartıyorsa öldürmeye hazırlanıyor demektir. O zaman, ayıya, Longyarbyön&#8217;de ölmenin yasak olduğunu hatırlatmayı dene, bakarsın hukuka saygısı vardır&#8221;.</p>
<p class="storytext">Şaka bir yana, Longyarbyön&#8217;de bu tehlikeli hayvanları meşru savunma dışında öldürmek kesinlikle yasak. O durumda bile olayı Svalbard valisine bildirmek gerekiyor.</p>
<p class="storytext">Ziyaretine gittiğim, vali Per Sefland&#8217;ın ofisinde içi doldurulmuş koca bir kutup ayısı var. &#8220;Vallahi ben vurmadım&#8221; diyor.</p>
<p class="storytext">Vali tam tersine, başkent Oslo&#8217;da avukatlık yaparken, sırf doğal hayata düşkünlüğü nedeniyle buraya tayinini istemiş. Sefland&#8217;la birlikte kasabanın kızaklarını çeken huski köpeklerini görmeye gidiyoruz. Çalışmadıkları zamanlarda, köpekler körfeze bakan bir merkezde büyük kafesler içinde yaşıyor ve balıkçıların getirdiği fok etleriyle besleniyorlar.</p>
<p class="storytext">Huskilerin kampının hemen yakınına kutup ördekleri yerleşmiş. Köpeklerin sesinden ürken kutup tilkileri burada onları rahatsız edip yumurtalarını ve yavrularını çalamıyormuş.</p>
<p class="storytext">Yazlar neyse ama mevsim daha doğrusu gün kışa döndüğünde yaşam daha bir çetinleşiyor bu topraklarda. Bembeyaz, kıpır kıpır ördek kolonisine bakınca, insanlar da kış uykusuna yatabilseydi diyorum, dev bir kuştüyü yorganın sıcaklığına gömülüp.</p>
<p class="storytext">Çünkü cesetlerin, soğuk nedeniyle hiç bir şekilde bozulmadığını keşfetmişler.</p>
<p class="storytext">İnanması güç ama bilim adamları yakınlarda 70 yıl önce ölüp buraya gömülmüş bir ceset üzerinde yaptıkları incelemede, 1917&#8242;de çıkan bir salgınla kasaba halkının önemli bir kısmının ölümüne yol açan grip virüsünü capcanlı tespit ettiler.</p>
<p class="storytext">Kuzeyde 78. paralel üzerindeki Longyarbyön, Norveç&#8217;in kuzey sahili ile Kuzey Kutbu arasındaki Svalbard takımadalarından birinin üzerinde.</p>
<p class="storytext">&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/longyarbyonde-olmek-yasak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hepimiz birer yalancıyız.!</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hepimiz-birer-yalanciyiz.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hepimiz-birer-yalanciyiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jul 2008 00:11:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Caka</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayattan]]></category>
		<category><![CDATA[Tepkisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/tepkisel/hepimiz-birer-yalanciyiz.html</guid>
		<description><![CDATA[Yalan, herkes tarafından etik anlamda uygun görülmeyen bir davranış olarak kabul edilse de, bütün hayatımız yalan üzerine kuruludur. Fazla samimi olmadığınız bir arkadaşınızın dedesi vefat ettiğinde onu anlayamasak bile, üzülmemiz gerektiği için üzgün görünürüz. Aslında üzülmemişizdir, sadece arkadaşımıza üzgün görünerek kendimizi bile inandırdığımız bir yalana boyun eğmişizdir. Birine deliler gibi aşık olduğumuza kendimizi inandırırız, gerçekten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-family: Arial"><span></span>Yalan, herkes tarafından etik anlamda uygun görülmeyen bir davranış olarak kabul</span><img src="http://aminus3.s3.amazonaws.com/image/g0005/u00004034/i00095152/04288fe196c2331d8bb7e109133956cc_large.jpg" align="right" height="145" width="182" /><span style="font-family: Arial"> edilse de, bütün hayatımız yalan üzerine kuruludur. Fazla samimi olmadığınız bir arkadaşınızın dedesi vefat ettiğinde onu anlayamasak bile, üzülmemiz gerektiği için üzgün görünürüz. Aslında üzülmemişizdir, sadece arkadaşımıza üzgün görünerek kendimizi bile inandırdığımız bir yalana boyun eğmişizdir. Birine deliler gibi aşık olduğumuza kendimizi inandırırız, gerçekten aşık olduğumuz şey hayalimizdir ama kendimizi yalanımıza öyle bir kaptırırız ki tek yaptığımızın hayalimize bir beden seçmek olduğunun farkına bile varamayız. Fazla mı karamsar söylediklerim? Hayatınızı kadınların ıkınarak kaka yaptığını düşünerek geçiriyorsanız eğer siz zaten dediklerimin farkındasınızdır ve dediklerimin karamsar birinin ya da duyguları olmayan bir serserinin söyledikleri olmadığını anlamışsınızdır,<span>  </span>kadınların kaka yaptıklarının ama kakalarının kokmadığına ve renginin pembe olduğuna inananlardansanız düşünceleriniz her an değişebilir, ancak kadınların kaka yapmadıklarını ve boşaltım sistemlerinin yalnızca terden oluştuğuna inananlardansanız hayal dünyasında yaşamanın keyfini çıkarmaya devam edin, çünkü gerçeklerin iğrençliğinin farkına varmaktansa hayal dünyasında yaşamak insanı ölene kadar mutlu kılacak kadar avutma kredisine sahiptir.<span>  </span><span>  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"> <span id="more-158"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: Arial"><span>  </span><span> </span>Bir kız ile bir erkeğin tanışmasından itibaren ayrılıklarına kadarki süreci incelersek eğer yukarıda saydığım üç tane metaforu daha iyi açıklayabilirim. Bu açıklamaları da aşağıda yazan hikayeye yaptığım ufak çaplı müdaheleler ile daha anlaşılabilir kılabilirim. ‘ O gün her zamankinden daha erken uyandı. Kendi kendine ‘öğleden sonra dörtlü arkadaş grubu olarak dışarı çıkacağım, ama erken uyanmamın bu buluşmanın heyecanıyla uzaktan yakından alakası yok’ diye söylendi, kendini ikna etmesi gerekiyordu, eğer erken uyanmasının sebebinin bu olduğunu belli ederse herhangi bir arkadaşına, kaybedenler kulübüne dahil olup arkadaş çevresindeki prestiji sarsılabilirdi. Kahvaltısını mısır gevreği ile yaparak kendisini daha iyi hissetti, çünkü mısır gevreği yemek bile modern diye tabir edilen hayat tarzının bir parçasıydı onun için. Her ne kadar inkar etse de, kafasında ne giyeceğini önceden tasarlamıştı, en sevdiği mavi gömleğini giyecekti. Çünkü bu gömlek ‘ben aslında çok rahat bir adamım, bu buluşmayı da pek önemsemiyorum, kafamda ne giyeceğimi de kesinlikle tasarlamadım, dolaptan elime ne geçtiyse hemen giyip dışarı çıktım valla’ görüntüsü taşıyordu. Modern erkek olmanın şartlarından birine daha uyarak fazla gösterişli olmayan ama ufacık armasıyla ‘ben öyle kocaman yazılarla bezenmiş, markasını ifşa eden, insanların gözüne sokan gösteriş meraklısı biri gibi giyinmem, ama kaliteli ve pahalı giyindiğimi de dikkatli gözler farkedebilmeli’ demek isteyen gömleğini üstüne geçirdi. Bu gömlekle kendisini yatı olan zengin bir işadamı gibi hissediyordu ve bu buluşma için ihtiyacı olan özgüvenin bir miktarını karşılıyordu. Bu kadar erken saatte giyinmesinin sebebi ise, gömleğinin vücudunu eskiden olduğu gibi sarıp sarmadığından emin olmak istemesiydi, çünkü göğsünün sağ ve sol alt kısmında boşlukta sallanan kumaş onun şişman olduğu izlenimi yaratabilirdi ve uzman çöpçatanlar tarafından tasarlanan bir günde içine sinmeyen bir gömlek giymeyi göze alamazdı, demin sahip olduğu özgüven yerini sıkıntıya bırakabilirdi. Aynanın karşısına geçip poz kesti ve derhal florasan lambayı kapattı, şu hayatta öğrendiği en önemli şeylerden biri de florasan lambanın çirkinlikleri ortaya çıkardığı ve herkesin özgüvenini sıfıra indirebilecek bir güce sahip olduğuydu. İyice kendisini inceledikten sonra, gömlek içine sindi ve rahat bir nefes aldı, bir erkek olarak sürekli üstüne yeni birşey giyerek ayna karşısında poz kesmenin ezikliğini yaşamaktan kurtulmuştu böylece. Dudağının üzerinde çıkmak için debelenen tüyleri kesmesi gerektiğini farketti, islami harekete dahil olduğunu vurgulayan tel tel bıyıklarıyla insanlara gülümsememek gerektiği de modern erkek olma kriterlerinden biriydi. Onları da traş köpüğü kullanmadan temizledikten sonra hayaller kurmaya başladı. Büyük beklentilerin doğuracağı hayalkırıklıklarının büyüklüğünü de biliyordu ama elinde değildi, şapşallık erkek arkadaşları çevresinde olmadığı sürece kabul edilebilirdi, çünkü kızların şapşal ve romantik erkeklerden hoşlandıklarını iddia etmelerine rağmen yüzeysel ve playboy erkeği tercih ettiğinden habersizdi, şapşallığını çekici bulduğunu zannetti ve bugün bu şapşallığından yararlanabileceğini düşündü. Bu işi daha önce binlerce defa yapmış olduğuna kendini yeterince inandırırsa, çok önemli mesajlar vermek isteyen gömleğinin ağırlığını taşıyabilirdi. Tuvalette daha fazla oyalanmak istemedi, ama sabah ereksiyonundan bir an önce kurtulması gerekiyordu. Bugünkü buluşmanın gidişatını hayaldünyasında öyle bir canlandırdı ki, cazibesinden sadece yeni tanışacağı kız değil, erotik bir atmosfere sahip restorandaki seksi bayan garsonlar bile etkilenmişti. Porno filmlerin gerçekçiliği üzerine düşünecek durumda olmadığından karşısındaki dişileri zekası veya fiziksel görünümüyle etkilemesine gerek bile kalmamıştı. ‘Keşke gerçek hayat da böyle olsa, her ne kadar insanlar romantizm aradıklarını söylese de özümüzdeki hayvansı güdüleri kim reddedebilir ve herşeyin aslında tek birşey üzerine kurulu olduğunu, yaptıklarımızı gerçekten neden yaptığımız sorusunun yanıtının cinsellik olduğunu kim inkar edebilir?’ gibi düşünceler kafasında belli bir süre dolandıktan sonra cinselliğin karşı konulmaz şuursuzluğuna kendini kaptırdığından bu düşünceler bir anda beyninden silindi ve bir maymunla aynı zeka düzeyine ulaştı. Hayatı boyunca başına dert açan ve lisedeyken ayağa kalkmasına bile engel olan, tahtaya kalkıp arkadaşlarının maskarası olmamak için dualar ettiren ereksiyonundan kurtulmuştu. Evde kimsenin olmamasının avantajını kullanmıştı, gerçi olsa da birşey farketmezdi çünkü oyunu kurallarına göre oynama konusunda ustalaşmış, yıllar geçtikçe ayak dinleme eksperi olmuş, şüphe uyandırmamak için kapıyı kilitlememesi gerektiğini öğrenmiş ve evi biri terkettikten en az yarım saat sonra bu işe girişmesi gerektiğini ve böylece evde unutulan eşya ile birlikte geri gelen ebeveynin gazabından sakınabileceğini hesaba katmıştı. Yakalandığı takdirde yaşayacağı paniği hayal etti ve içi ürperdi. Gerçi sicili temizdi ve bir aile trajedisi kurgulamasına ve yeni kamuflaj taktikleri üzerine kafa yormasına şimdilik gerek yoktu. Dini inançları olmamasına rağmen, abdest almasının ona şans getireceğine inanarak duşa girmeyi düşündü. Ama duş almak için erken olduğunu farketti, ‘ya dışarı çıkana kadar terlersem?’ diye içinden geçirdi. Pis işlerini hallettikten sonra vakit geçirmek için televizyonu açtı. İlişkiler üzerine kurulu herhangi bir dizi işini görebilirdi, böylece buluşmada konuşacak bir konu bulabilir, oluşabilecek olası bir garip sessizliği engelleyebilir, bu garip sessizlik üzerine espri bile yapabilir, hatta dizilerde geçen ve ilişkiler üzerine anlatılan daha doğrusu ahkam kesen teorileri kendi yorumuymuş gibi anlatıp karşısındaki kızı etkileyebilirdi. Hem kimse daha ilk tanışacağı insanı ‘bunlar senin düşüncelerin mi yoksa bir diziden araklayarak bize hava mı atıyorsun?’ diye bozmak istemezdi. En azından öyle olmasını ümit etti. Gerçi bu duruma da hazırlıklıydı: ‘ben aslında bunları daha önce düşünmüştüm, o dizide görünce de onaylanmış gibi oldu hehe’ şeklinde dansözlük yaparak üste çıkabilirdi. Tek sorun diyalogun dizideki şekliyle devam edip etmeyeceğinden emin olamamasıydı, bir anda ortaya birşey attıktan sonra insanların yapacağı yorumlar beynindeki yaratıcılık lobunda arıza çıkartabilirdi. Cep telefonunun mesaj sesiyle irkildi, onu bu kadar heyecanlandıran buluşmayı ayarlayan arkadaşı kendisine saat beş gibi hazır olmasını tembihliyordu. ‘Beni evimden alması şart mı?’ diye düşündü, çünkü bir buluşmada arabası olan kişi, her ne kadar inkar edilse de buluşmanın gizli lideridir. Onun yorumları yan koltukta oturan erkekten daha değerlidir, yan koltukta oturan erkeğin söyledikleri değerlendirmeye alınır ancak direksiyon başındakinin söyledikleri emir niteliğindedir. Hem ‘benim arabam var, gösteriş yapmak istemiyorum, ayağımı yerden kesecek bir taşıt bana yeter şeklinde mütevazilik yapsam da bu buluşmanın kralı benim sizin de farkında olmadan itaat ettiğiniz gibi’ demek isteyen kendisiydi, arkadaşının yaptığı haksızlıktı. Geri mesaj atmak istedi, ama arabasının olmadığını farkedince, içten içe sinir olarak televizyon izlemeye devam etti ve en kısa zamanda evdekilere araba konusunu açmaya karar verdi. Bu buluşmayı ayarlayan arkadaşının gireceği triplere karşı da hazırlıklı olmalıydı: ‘bu buluşmayı ben ayarladım, o yüzden babacan tavırlarım sinirlerine dokunduğu anda seni bitiririm haberin olsun’ bakışlarına karşılık olarak ‘sana minnettarım zaten ama lütfen şu imalı bakışlarından ve cümlelerinden, beni utandıran ve kızla yakınlaştırma çabalarından vazgeç’ dürtüşü işini görebilirdi. Kararları arkadaşının vermesine izin vermesi de önemliydi, gidilecek yeri kendisi belirlememeliydi, böylece büyük bir sorumluluktan kurtulmakla kalmayıp arkadaşının egosunu okşayarak bir süre kendisini utandırmasını engelleyebilirdi. Hatta yeni tanıştığı kızla gittikleri yer hakkında şaka amaçlı eleştirilerde bulunup cilveleşebilirdi bile. Yakın arkadaşına karşı samimi olmadığı kızla birlik oluşturarak saldırmak, örneğin restoranın ne kadar da kötü olduğundan şakacı bir dille bahsetmek, en eski yakınlaşma yöntemlerinden biri olsa da, istenilen yakınlaşmayı sağlayamama riski de taşımaktaydı. Şakalarını yeni tanıştığı kız üzerinden yapmak kadar riskli değildi gerçi, ilkokul tekniklerinden kurtulması gerektiğini uzun süre önce farketmişti. Saçını çekerek hoşlandığını belli eden ilkokul çocuğunun aksine modern erkeğin yükümlülüğünün, her türlü duruma karşı nazik bir dille, tatlı tatlı gülümseyerek ve bu gülümseme sırasında ‘saçmalamayın arkadaşlar lütfen artık kendinize gelin, rahat bırakın benim hoşlandığım ve birlikteymişiz gibi tribe girdiğim güzel kızı demek istesem de, onu gülümsemem ve şekerliğimle koruduğumu da belli etmek istiyorum bir yandan, o yüzden abartmadan devam edin lütfen’ anlamına gelen bakışını takınması gerektiğini hafızasına kazıdı. Bu bakışı defalarca kullanmıştı, boynu içinde bulunduğu mahçubiyeti dile getirircesine öne eğik, gözleri özür dilercesine yere bakar pozisyonda olmalı ve yüzündeki gülümseme suratına yayılmalıydı. Yere bakış attıktan sonra kızın gözlerine yağmurda kalmış kedi yavrusu bakışı atmasıyla onun kalbini kazanabilirdi, bunu da kendisine iyice tembihledi. Arkadaşından az önce aldığı mesajın sinirini bozması yetmezmiş gibi, saatin bir türlü geçmek bilmemesi de canını sıkıyordu. Halbuki ders çalışırken öyle miydi? Bir soru çözdükten sonra saatine bakardı ve iki saatin geçtiğine inanamaz, bundan sonra hergün düzenli olarak çalışacağına yeminler ederdi. Şimdi dersi düşünmenin sırası değildi, en etkili zaman geçirmenin arkadaşının yolladığı fotoğrafları gözden geçirerek, kızın fotoğraflardaki kadar güzel olduğuna kendisini inandırmak olduğuna karar verdi. Fotoğrafların çok şey anlattığına binlerce kez tanık olmuştu, eğer fotoğrafta birtakım efektler varsa kızın gizlemek istediği bir çirkinliği olduğunu, yan yan atılan seksi bakışlar varsa kızın sahip olamadığı güzel gözlere bu taktiksel bakışlarla sahip olmaya çalıştığını, evde güneş gözlüğüyle çekilen pozlar varsa kızın boş vaktinin çok olduğunu, peluş bir oyuncak varsa kızın güzel olmayışını örtbas etmek için tatlılığını kullanmaya çalıştığını, komiklik yapmaya çalışan mimikler varsa da ‘ben çok makara bir kızım’ demek istediğini tecrübeleriyle tasdiklemişti. Kızın fotoğraflarında deminki kalıplara uydurabileceği bir negatiflik yoktu, gayet sadeydi ve göze çarpan fazla detay da yoktu. ‘Çok hoş kız ya’ dedi kendi kendine, sonra bu dediğinden utandı, çevresinde kimsenin olmadığından emin olsa da içgüdüsel olarak etrafına bakındı ve karnında tuhaf bir rahatsızlık hissetti. Kendisini kızın hoş olduğuna inandırmak istemiyordu, daha doğrusu kızdan hoşlandığına inanmak istemiyordu, çünkü kızı daha görmemişti bile. Çünkü bunu yaparsa, buluşma esnasında kendisi olamayacağını ve kızın istediği adam olmaya çalışacağını, kendi kişiliğini unutacağını ve üstelik en iğrenci bu durumdan keyif alacağını çok iyi biliyordu. Kendisini ispatlamaya çalışırken, kendisinin aslında nasıl biri olduğunu unuttuğuna defalarca tanık olmuştu. Bunları düşünmekten ziyade hala nasıl vakit geçireceği hakkında bir fikri olmaması canını sıkıyordu. Buluşmayla ilgili herhangi birşey düşünmeyip, rahat adamı oynaması gerektiğini hissetti. Komik birşeyler izlemeye karar verdi, böylece hem demin izlediği dizi sayesinde ilişkiler üzerine ahkam kesebilecek hem de şimdi izleyeceği komik dizi sayesinde özgün olmadığı anlaşıldığında rezil olma riskinin sıfıra yakın olduğu, kimsenin hatırlayamayacağını düşündüğü ufak repliklerden alıntılar yaparak kendisinin gibi görünen esprilerle herkesi güldürebilecek ve buluşmanın komik adamı olabilecekti. Böylece modern erkeğin gereklerinden birini daha yerine getirmiş olacaktı. Hayattan öğrendiği diğer şeyin de hayatın asla planlar dahilinde hareket etmediği olduğunu şimdilik önemsememeye karar verdi. ‘Bu tip sinir bozucu gerçeklikteki cümleler birisi sana fikir danıştığında hava atmak için kullanılır’ diyerek belki sekseninci defa kendisini kandırmayı başarıp planlar oluşturmaya devam etti. Heyecanlı olmasına güveniyordu, çünkü kız bir amaçtı ve heyecan olduğu zaman hırsın da yardımıyla kızı elde etmek için elinden geleni yapacağını biliyordu. ‘İlişkimizde heyecan kalmadı’ şeklindeki beylik cümle de buradan geliyordu, elde edilenin getirdiği hayalkırıklığından doğuyordu bu cümle, ortada bir amaç kalmıyordu çünkü. Tartışmalar da bu yüzden ortaya çıkıyordu ya zaten, ortada hırslanacak, elde edilecek birşey kalmadığından ve insanları korkutan o koca boşluk kendisini göstermeye başladığından, ilişkiye heyecan katabilmek için geçici çırpınışlar üretiliyordu. Hele ki ‘beni ne kadar çok seviyorsun?’ ya da ‘ben senin için bir alışkanlığım artık..’ gibi boşluğun artık alçıyla bile kapatılamayacağı çaresizlik içinde çırpınan, ‘konuşacak hiçbirşeyimiz kalmadı, neyse burdan belki ekmek çıkar’ şeklinde bilinçaltında yatan düşüncelerle devam ettirilmeye çalışılan ilişkilerde yapılması gerekenin bu boşluğa düşüleceğini öngörüp, iki tarafın da birbirini kaybetme riskini maksimum seviyede tutup, cilveleşme sürecini olabildiğince uzatmak olduğuna dair düşüncelerini arkadaşlarıyla paylaşamamıştı saçmaladığı düşünülmesin diye. Arkadaşları daha çok hangi pozisyonda sevişmekten hoşlandıklarından ya da kimin kimle çıktığından bahsetmekten ya da yakın arkadaşlarından birinin ünlü bir mankenle para karşılığı yattığına diğerlerini inandırmaktan keyif alıyorlardı ve eğer kendisi yukarıdaki düşüncelerini açıklamaya kalksaydı ‘bence senin bir an önce biriyle sikişmen lazım’ şeklinde atılan kahkahaların şiddeti dolayısıyla cevap vermenin imkansız olduğu bir cümleyle karşılacağını da idrak etmişti bunca zaman sonra.<span>  </span><o:p></o:p></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/19/hepimiz-birer-yalanciyiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ergenekon &#8211; Tuncay güney</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/18/ergenekon-tuncay-guney.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/18/ergenekon-tuncay-guney.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Jul 2008 01:02:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KukLa</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tepkisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/tepkisel/ergenekon-tuncay-guney.html</guid>
		<description><![CDATA[TUNCAY GÜNEY’İN KİMLİĞİ
Tuncay Güney, İmam Hatip Lisesi mezunu, sonra İsmailağa dergahına yerleştiriliyor.
Hızla ilerliyor ve Fethullah Gülen tarikatına dahil ediliyor.
1989-1991 yılları arasında Fethullah Gülen’in özel kalemi. Altunizade’deki FEM Dersanesi’nin en üst katındaki bürosunda, Fethullah’ın randevularını düzenliyor.
Görüşmelere katılıyor. Samanyolu televizyonunun kurulmasını sağlayan ekipten.
O sırada Samanyolu televizyonunda programlar yapıyor. 1993-1996 yıllarında Akşam gazetesinde muhabir.Bu arada Gen.Veli Küçük’le ilişkisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TUNCAY GÜNEY’İN KİMLİĞİ<img src="http://www.kenthaber.com/Resimler/2008/04/24/00376797.jpg" align="right" height="136" width="173" /><br />
Tuncay Güney, İmam Hatip Lisesi mezunu, sonra İsmailağa dergahına yerleştiriliyor.<br />
Hızla ilerliyor ve Fethullah Gülen tarikatına dahil ediliyor.<br />
1989-1991 yılları arasında Fethullah Gülen’in özel kalemi. Altunizade’deki FEM Dersanesi’nin en üst katındaki bürosunda, Fethullah’ın randevularını düzenliyor.<br />
Görüşmelere katılıyor. Samanyolu televizyonunun kurulmasını sağlayan ekipten.<br />
O sırada Samanyolu televizyonunda programlar yapıyor. 1993-1996 yıllarında Akşam gazetesinde muhabir.Bu arada Gen.Veli Küçük’le ilişkisi olduğunu söylüyor.<br />
Tuncay Güney’in Türkiye’de bulunduğu dönemde yaptığı önemli işler, kendi anlatımlarına göre şöyle: &#8211; Fethullahçıların Erbil’deki kolejinin kapanmasını önlemek için PKK’ya 15.000 doları ben götürüp verdim.</p>
<p><span id="more-156"></span></p>
<p>- Doğu Perinçek’in Bekaa kampında Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmelerin fotoğraflarını PKK’dan alıp MİT’e getirdim. Lübnan’da PKK’nın adamıyla buluşup, fotoğrafları teslim aldım, getirip teslim ettim.</p>
<p>- Tansu Çiller ile Abdullah Çatlı’yı birlikte gösteren fotomontaj fotoğrafı DYP milletvekiline 2.5 milyar lira karşılığında sattım.</p>
<p>- Büyük Birlik Partisi’ninin kuruluşu için Fethullah Gülen’in verdiği para destesini Muhsin Yazıcıoğlu’na teslim ettim.</p>
<p>MİT eski Kontr-terör Merkezi Başkanı Mehmet Eymür. 4 Haziran 2000’de “atin.org” isimli web sitesinde “Çift Meslekliler” başlıklı yazısında Tuncay Güney’in 1997 yılında Susurluk’un ünlü “düğün fotoğrafını” basına, istihbarattan alıp sattığını yazıyor.</p>
<p>Zamanlama dikkat çekici.</p>
<p>Olayın üzerinden üç yıldan fazla geçmiş. Ancak, Tuncay Güney’i himaye ettiği söylenen Tuğgen. Veli Küçük’ün emekli olacağı o günlerde kesinleşmiş.</p>
<p>Tuncay Güney, Eymür’ün yazısı üzerine telaşa kapılıyor ve kısmen korku, kısmen Amerika’da lüks yaşam hayalleriyle CIA’nın kucağına düşürülüyor.</p>
<p>Tuncay Güney, istenen ifadeyi verdikten sonra ABD’ye götürülüyor. Amerika’da kalacağı yeri, çalışacağı kurumu ayarlayan, Eski MİT Kontr-Terör Merkezi Başkanı Mehmet Eymür.</p>
<p>New York Institutes adlı paravan kurumda, Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya ilişkin raporlar hazırlaması için işe alınıyor.</p>
<p>İngilizce bilmeyen ve Türkçeyi bile doğru dürüst kullanamayan Tuncay Güney’in ABD’ye varır varmaz işe alınıp, maaşa bağlanması dikkat çekici.</p>
<p>New York Institutes adlı kuruluşun merkez bürosu Kanada’ya taşındığı için, Tuncay Güney ABD ile Kanada arasında gidip geliyor.</p>
<p>OPERASYONDAN BİR AY ÖNCE İSTANBUL’A GELDİ</p>
<p>Tuncay Güney, Ergenekon operasyonu başlatılmadan hemen önce Türkiye’ye getiriliyor. İstanbul Kağıthane’de Yahya Kemal Mahallesi’ndeki eve gelip gittiği saptanıyor.</p>
<p>TUNCAY GÜNEY’İN CIA’YA BAĞLI NEW YORK INSTITUTES’DEKİ GÖREVLERİ</p>
<p>New York Institutes’ün Kanada’daki adresi 216 Westmount Ave, M6E 3M8, Toronto, O.N, Canada.</p>
<p>ABD’deki adres ise dikkat çekici.</p>
<p>Bir posta kutusu: PO Box 353 Dumont New Jersey 07628.</p>
<p>New York Institutes sitesinin telif hakları “lifezion.inc” adlı internet şirketine ait.</p>
<p>Bu şirket ise Güney Kore merkezli “Today and Tomorrow Co.Ltd” isimli şirketinin. http://www.instituteus.com/news/turkish/ bağlantısında Tuncay Güney’in fotoğrafının yanında “Editor in Chief” yazıyor.</p>
<p>Türkçesi Genel Yayın Yönetmeni.</p>
<p>Müdür sıfatıyla bir başka Türk ismini görüyoruz: Yakup Can.</p>
<p>Bir tek Can’ın fotoğrafı yok. İki Türk ismi Murat Özcan ve Melis Nacar ise İngilizceye uyarlanarak Morad Ozjan ve Meliss. T. Nacar şeklinde yazılmış.</p>
<p>Ekibin diğer üyeleri ise: Vahid Garousi, Estelle Swettenham, Tim Syevens, Renat Elizarov, Aleksander Ivanov.</p>
<p>Tuncay Güney’in sitesinin yan tarafında “Congregation Melech Yisrael” diye bir başlık var. Tıklayınca başka bir siteye geçiliyor.</p>
<p>İsa’yı peygamber olarak benimseyen bağnaz bir Yahudi tarikatının resmi sitesi. CIA varsa, MOSSAD’ın bulunması olağan.</p>
<p>TUNCAY GÜNEY’İN RAPOR VE YAYINLARı CIA VE MOSSAD BAĞLANTISINI ORTAYA SERİYOR</p>
<p>Tuncay Güney’in yayın yönetmenliğini yaptığı sitedeki makaleler CIA ve MOSSAD bağlantısını ortaya koyuyor. Bir başlık:</p>
<p>“Ermeniler Türkler Tarafından Baltalarla Öldürüldü. Anatolia College Müdüründen Sinirleri Altüst Eden Açıklama.”</p>
<p>Kasım 1917 tarihli The New York Times’taki makale Türkçe olarak yayınlanıyor:</p>
<p>“Hükümet adamları Merzifon’un Ermeni mezarlığını da tarla gibi sürerek dümdüz ettiler ve oraya tohum ektiler. Bu yerde bundan böyle hiçbir Ermeni yaşamasın, ölmesin, gömülmesin diye. Anatolia College’de hiçbir Ermeni öğrenci bırakılmadı. Kentteki Protestan topluluğu 950 kişiydi. 900’den çoğu pastörleriyle birlikte katledildi. Bir uçtan öbür uca hükümet programıydı bu. Ermeni halkına karşı jenosit.”</p>
<p>19 Eylül 2004 tarihli Tuncay Güney imzalı “Evanjelizm” yazısı, Ergenekon Operasyonu’nunda kullanılan kışkırtıcı ajanın kimliğini ele veriyor:</p>
<p>“Evanjelizm, Kutsal Kitap’a yönelmektir.…Müslüman topluluklar yıllarca, İsa-Mesih’e iman edenlere karşı asılsız iddialar ortaya attılar. Bu yüzyılda saçma sapan iddialar devam ediyor. Kutsal Kitap’ı okusalar ve anlasalar iddia sahiplerinin suçlamalarının asılsız olduğunu görecekler.”</p>
<p>Yine Tuncay Güney imzalı 5 Mayıs 2006 tarihli “Sabetay Sevi ve Kuzu Bayramı” başlıklı yazıda Siyonizme müthiş övgü var, işte Tuncay Güney’in “Türkçesiyle” o makale:</p>
<p>“Dönemin büyük Rabay’ı Sabatay Sevi, bu tehditler karşısında Müslüman olduğunu açıkladı. Ve adı Mehmet oldu. O sıkıntılı dönemde imanlılarına Sarayın kapalı kapıları ardında olan bitenleri anlatan Sabatay Sevi faaliyetlerini ve ibadetlerini gizli devam ettirmek zorunda kaldı. Fakat, Büyük Israel Sevdasından hiç bir zaman vazgeçmedi.</p>
<p>Israel’i sevenler olarak hareket eden Rabay’i ve öğrencileri iki isim kullanmaya ve Müslüman gibi yasamak zorunda kaldılar. Bugüne kadar Sabayatcilar olarak anılan bu grup’un öğrencileri gizliliğe önem verdiler.</p>
<p>Yeni Israel kurulurken destek ve diplomatik yardımlarını esirgemediler. Sabatay Sevi’yi sevenler bir aile teşkilatı değildir. Sabatay Sevi’ye inan ve gönül bağlayan o dönem birçok Hristiyan ve Müslüman kişilerde oldu….</p>
<p>Rabay- Sabatay Sevi hareketi bir kaç ailenin tekelinde gizli bir örgütlenme gibi gösterilmeye çalışılıyor. İmanlılar sion’nun ışık askerleri iken karanlığın ordusu gibi tanıtılmaya çalışılıyor… Kutlu olsun bahar-kuzu ve Sabatay’ın doğum günü.”</p>
<p>Alıntıdır.</p>
<p>http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7457</p>
<p>İlgili köprü +</p>
<p>http://www.atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&amp;articleid=332</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/07/18/ergenekon-tuncay-guney.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Orantılı Güç!</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/05/08/orantili-guc.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/05/08/orantili-guc.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 May 2008 21:12:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nightologist</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Hayattan]]></category>
		<category><![CDATA[Tepkisel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/tepkisel/orantili-guc.html</guid>
		<description><![CDATA[1 Mayıs&#8217;ta Taksim denildi. Devletlim karşı çıktı hemen. Olmaz yassah diyerek. Sendikacılar direndiler. Taksim&#8217;e çıkacağız dediler. Vali bey hazretleri de Orantılı Güç kullanılacaktır dedi. Yandaki fotoğrafta ise orantılı gücü görüyorsunuz. O gün tvlarının başında olanlar zaten tüm bu sahneleri gördüler. Ben hatırlatmak istedim. Orantılı güçte ne orantılı güç amma. Taksim&#8217;in havadan görüntüsü aklıma diktatör devletlerdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img border="0" align="right" width="229" src="http://img504.imageshack.us/img504/5885/diskar4.jpg" alt="DİSK" height="237" /><em>1 Mayıs&#8217;ta Taksim denildi. Devletlim karşı çıktı hemen. Olmaz yassah diyerek. Sendikacılar direndiler. Taksim&#8217;e çıkacağız dediler. Vali bey hazretleri de Orantılı Güç kullanılacaktır dedi. Yandaki fotoğrafta ise orantılı gücü görüyorsunuz. O gün tvlarının başında olanlar zaten tüm bu sahneleri gördüler. Ben hatırlatmak istedim. Orantılı güçte ne orantılı güç amma. Taksim&#8217;in havadan görüntüsü aklıma diktatör devletlerdeki görüntüleri getirdi. Askeriydi polisiydi. Bu ne muazzam bir orantılı güç dedim içimden. O da değilde aklıma bir şey takıldı. Bunu size de sorayım. Devletimin orantılı gücünü gördük hep birlikte. Hem de bu gücü emekçiye,işçiye kullandı. Çok merak ediyorum. Devletimin bu orantılı gücü terörist cenazelerinde neredeydi. Hepsi bayram tatilinde miydi? Yoksa izinli miydiler? Bu soru günlerdir aklımı kurcalıyor. Zaten az biraz akıl kaldı onu da orantılı gücü düşünerek harcamak istemiyorum. <img src='http://www.bokvarsendegel.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </em><em>Espriler bir yana da bu orantılı güç öyle bir kullanıldı ki,akıllara zarar. Sanki düşmana saldırıyordu sevgili orantılı gücümüz. Öyle düşmandı ki saldırdıkları galiba,savaşta bile vurulması suç olan yapılardan olan hastaheneye kadar girdi o muazzam gücün gaz bombaları. Tanrım,bu kin neden? Düşmanmı yoksa bu orantılı güç,bizim emekçilere,işçilere? Hani öyleyse söylesinlerde bilelim. En azından düşmanlarıydı derim geçerim. </em></p>
<p><span id="more-148"></span></p>
<p><em>Garip ki o günkü sahnelerden birisi de DİSK binasının önünde toplanmış kalabalığa bir anda su sıkılmasıyla başlayan orantılı güç uygulamasıydı. Hani kalabalık yürümüyordu ama herhalde orantılı gücün panzeri şunu dedi;Kavgada ilk yumruk atan kazanır kavgayı. Bir de mimlemek adına su da kırmızıydı hani. Olurda ellerinden kaçarsa yakalarız. Hey benim orantılı gücüm ne kadar da zekiymiş. </em></p>
<p><em>Ama unuttuğum bir nokta var. O da bu günün bayram olmasıydı. Bayram ya tüm orantılı güç bayramdaydı. Ama yanlış bayramdı, o gün 1Mayıs2tı. Yani işçi ve emekçilerin bayramıydı. Ve o bayram itinayla orantılı gücün dayak bayramına döndü. Hele kullanılan gaz bombalarının sayısını yazmıyorum bile. </em></p>
<p><em>Hadi bırakalım tüm bunları da beraber bir ülke düşleyelim. O ülke öyle yönetiliyor ki,o ülkenin yönetimi ben dedim mi olacak,kimse bana karşı çıkamaz diyor ve ona göre davranıyor. Devletin içinde yapılaşmalarda hep bu yönde oluyor. Kısacası bu devlette yağdanlıklar bol. Bir de bu devlette bir kesim var. Öyle devletle pek işi olmayanlar. Ama hani devlet yanlış yapınca yanlış yaptınız demeye çalışan. Demeye çalışan diyorum,çünkü onlar gık deyince devlet höst diyor. Diyecekleri boğazlarında kalıyor. Ve o grubun çalışanlarının bir bayramı. Dünya üzerinde 160küsür ülkede kutlanan bir bayram. Onlarda kutlamak istiyor. Devlet yine höst diyor. Onlar ama bayram diyorlar. Devlet yine höst diyor. Onlar dedikçe yağdanlıkların da sesi çıkıyor. Orantılı güç diyor. Ve orantılı güç bayram günü devreye giriyor&#8230; Ne güzel bir ülke düşledik değil mi? Bravo bize&#8230;</em></p>
<p><em>O gün orantılı gücün müdürü tvlara şunu diyor: İstanbul&#8217;da kötü bir olay yaşanmadı. Doğru canım&#8230; Bu kadar doğru söze ne denebilir ki? Hiç bir orantılı güç mensubu yaralanmadı. Hiç biri zehirlenmedi,kolu bacağı kırılmadı. Travmaya maruz kalmadı. Doğru çünkü müdür bardağın kendiyle alakalı kısmına bakıyor. Zaten diğer kısmı için hiç bir şey yapmadığı gün gibi ortada. Suç oranının artmasından belli bakış açısı&#8230;</em></p>
<p><em>Bir soru da Tayyip beye&#8230; Velev ki çıksaydılar ne olacaktı? Yağdanlıklar da cevaplayabilir bu soruyu&#8230;.</em></p>
<p>Kalem Arkası: Fotoğraf için <a href="http://www.fotokritik.com/kullanici/umutinsanda">Emre Canpolat&#8217;a </a>canı gönülden teşekkür ederim. Beni kırmayıp fotoğraf için izin verdiğinden ötürü. Umarım yazım fotoğrafa yakışmıştır. (Hoş bu fotoğraf herşeyi anlatıyordu yeterince. Ama kimileri illa ki anlamak istemediler. )</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/05/08/orantili-guc.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Londra&#8217;nın Gülü #II</title>
		<link>http://www.bokvarsendegel.com/2008/02/05/londranin-gulu-ii.html</link>
		<comments>http://www.bokvarsendegel.com/2008/02/05/londranin-gulu-ii.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Feb 2008 20:56:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Caka</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gözlemler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bokvarsendegel.com/?p=132</guid>
		<description><![CDATA[Saat 8.30 da kalktım. Tatil günü bu saatte kalkmak adama koyar normalde hem ayaklarım hala ağrımakta ama yapıcak bişey yok, gezmek tozmak lazım gelir. Neyse kahvaltı yerine 2 tane siyah boya aromalı kömür esanslı kahveyi içtikten sonra koşarak odaya çıktım. Tabi bu sırada otelin kahvaltı salonuna giderken kapının girişinde gördüğüm tabelayı es geçtim, &#8220;please wait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Saat 8.30 da kalktım. Tatil günü bu saatte kalkmak adama koyar normalde hem ayaklarım<img width="237" height="204" align="right" src="http://www.francobampi.it/liguria/stemma/figure/londra.jpg" /> hala ağrımakta ama yapıcak bişey yok, gezmek tozmak lazım gelir. Neyse kahvaltı yerine 2 tane siyah boya aromalı kömür esanslı kahveyi içtikten sonra koşarak odaya çıktım. Tabi bu sırada otelin kahvaltı salonuna giderken kapının girişinde gördüğüm tabelayı es geçtim, &#8220;please wait till you are seated.&#8221; yazıyodu, sanki biz boş gördüğümüz yerlere oturmayı akıl edemicez de ordaki boş bakışlı kadın bize -okulda çok konuşan öğrencilerden bunalan öğretmenin yaptığı gibi- oturma planı hazırlıcak ve bizi yerleştiricek. Sabah sabah hem bu yazıyı gördüğüm için, hem de asansör 20 dakika boyunca gelmediği için çıldırıp demin de söylediğim gibi koşarak odaya çıktım ve haritayı elime aldım. Kahvaltıdan sonra ellerimi yıkamak için odadaki musluğa hamle yaptım ancak musluk akmadı, ama aksilikler beni yıldırmadı ve süper bir gezi planı yaptım. Planımı bitirdikten sonra otelden dışarıya fışkırdım ve hemen şehri avucumun içi gibi biliyomuşum gibi metro istasyonuna koştum. Gerçi şehri çok iyi bilmesen de olur, çünkü şehir sanki senin nereye gitmek istediğini, ne yapmak istediğini ve nelere dikkat etmen gerektiğini zaten sana her fırsatta hatırlatıyo. MIND THE GAP! Evet, iki gündür en çok duyduğum ses bu, metrolarda sürekli bunu anons ediyolar.</p>
<p><span id="more-132"></span></p>
<p>Şehir benle sürekli muhabbet ediyo, özellikle otobüslerin, metroların falan çeneleri pek bi düşük. Metroda biletini okuduktan sonra sana geri verebilmeyi başaran aleti gördükten sonra, dün gördüğüm para üstü veren aletin şaşkınlığının yerini bu aldı. CCTV CAMERAS ARE EVERYWHERE FOR YOUR SAFETY! Sus artık be aptal şehir, sabahtan beri bas bas beynime işledin yeter be. MIND THE GAP! Metro geldi, muhtemelen şehir beni öyle bi etkiledi ki metronun sürati yüzünden beklediğim yerde hava akımı olduğuna inandırdım kendimi, çıldırmaya başlıyorum yavaştan. Belki de sabahtan beri gördüğüm 100 kadından 87&#8217;sine aşık olduğum için de çıldırıyo olabilirim, bilemiyorum. Kendimi hilkat garibesi gibi hissediyorum bunca insanın arasında, çünkü herkes o kadar şık ki. Yani takım elbise giymeyen adamın bile bi tarzı var, bense &#8220;yakalı tşörtüyle gezen, sırtında çantasıyla etrafa bakınan gözlüklü şık olmayan bir turistim&#8221; diye bas bas bağırıyorum, &#8220;sen bizden değilsin ahbap hahah&#8221; bakışları atıyolar bana insanlar. Belki de herkes kabanla dolaşırken ben t-shirtle dolaşıyorum diye de olabilir. Ama yarın şık olucam, çünkü phantom of the opera var almazlar valla adamı, bu sefer paçayı kurtaramayabilirim hilkat garibeliğimle. Neyse, şehrin metrosunun gidebildiği yerleri haritada gördüğümde pek önemsememiştim, ama gerçekten tanık olunca sinirlerim bozuldu. Biz de mecidiyeköyden taksime metroyla gidince kendimizi bi bok sanıyoruz. Metrodan indiğimde farkına vardım ki, şehirde hiçbişey yapmasam da, öyle şaşkın şaşkın bakarak dolaşsam, boş boş dursam bile sıkılmıcam, hatta baya bi eğlenebilicem gibi. Çevremdeki &#8220;Çöpü yere atmayın, çok rica ediyoruz. Şimdiden çok teşekkür ederiz. Eksik olmayın&#8221; şeklinde yazılar görmekten midem bulanmaya başladı. MIND THE GAP! Metrodan indikten sonra abimle iddiaya tutuştuk, rubik’s cube çözerek metroda eğer 1 penny bile kazanabilirsem, akşam yemeğini o ısmarlıcaktı. Bunun olup olmadığını, sonucunu öğrenebilmek için, zaman sırasına göre baya bi beklemek gerekli, çünkü metroya binmeden önce St. Paul&#8217;s Cathedral&#8217;e uğradım. Uğramak pek doğru bi kelime değil aslında, girmediğim delik kalmadı. Kapıdan içeri girerken, abim yerde 35 pound buldu, yani 85 YTL civarı bişey. Almaması konusunda ısrar ettim, çünkü katedraldeyiz Allah çarpar adamı dedim, ama dinlemedi attı cebine. Bilet aldık, içeri girdik ve &#8220;Through the gate of death we pass to our joyful resurrection.&#8221; yazısını gördüğümde istavroz çıkarıp rahibin önüne çöküp vaftiz edilmek istediğimi söyledim. O kadar değil tabi abarttım. Devasa tablolar, kanatlı bebek, yahudi ve aziz figürleri, detay kusan işlemeler, düzenli mimari, vitraylardan süzen ve ilahi duygularla dolmaya zorlayan ışık, ve ateşli mi ateşli bilet satıcısıyla birlikte çok görkemli bir yer. Anlamadığım şey gördüğüm birçok heykeltraşta kadınların memelerinin biri açıkken diğeri kapalı. Ayrıca, heykellerin ve tabloların altındaki açıklamların hepsinde &#8220;erected&#8221; kelimesi geçiyo, ama sonradan seslisözlükten baktım erekte olmak değil de inşa etmek anlamına geliyomuş o kelime. Üst katlara çıkılabileceğini öğrenince heyecanlandım ve koşarak üst kata fırladım, ancak aptal ilkokul veletleri yüzünden çıkmakta baya bi geciktim. Hepsi çok şekerlerdi, yürürken şakalaşıp gülüştük ama gidin başımdan ya. İlk basamakları bitince katedralin içini kuşbakışı gösteren bir yer çıkıyodu insanın karşısına, buranın tek özelliği tavana bakınca seni korkutması ve sanki kubbeye erişenlerin aslında cennete vardıklarıydı. Bir de duvarların bir özelliği varmış, delikler var duvarlarda, oraya birşey söyleyince sesin bütün kubbede yankılanıyo. Tabi bunu çocuklar öğrennce bi anda kargaşa oldu ve ortalıkta “fuck..” şeklinde yankı yapan ilahi sesler oluşmaya başladı ve ben koşar adımlarla üst katlara fırladım, Tanrı’nın evinde bu yüzden çarpılmak istemediğim için. Tavanlarda birbirlerini bıçaklayan uzun sakallı, entarili, çatık kaşlı ve kaslı korkunç adam resimleri ve ağlamaklı bakan Hz. İsa  figürlerini görünce kendime geldim. Olabilecek en üst kata vardım. Bulunduğum noktada basınç farkından burnum kanamak üzereydi, o kanamassa bile kulaklarım tıkanır gibi oldu. Bütün şehri nasıl görebilirim ben ama ya. Bundan sonra gideceğim yerlerde hayalkırıklığına uğramayim de napayım? Anlamadığım şey eskiden bu insanlar bu yüksekliğe çıkıp da napıyolardı, heryer çimen bayır zaten, ne izleyebilirsin ki? Sevgilisini kapan oraya götürüyodu bence. Ya da Tanrı&#8217;ya ulaşabilmek için oraya kadar çıkan kendinden geçmiş ya da oraya çıkınca çok yorulup bu yorgunluğu kaldıramayan insanlar aşağıya atlıyolardı. Yumurta şeklinde kocaman bir bina yapmış ayrıca adamlar baya bi değişik. Yumurta bildiğin. Öyle bina mı olur. Yumurta lan. Neyse, binanın merdevinlerini inmeye başladım ki bu çok daha rahat bişey, 434 basamak saydım. Aslında daha fazla saymış olmam lazımdı ama inerken abim, 230 lardayken kafamı karıştırmak için rastgele rakamlar söylemeye başladı ve ben kaldığım yeri unuttum azıcık salak olduğum için. Merdivenlerden indiğimde saat 12:30&#8242;da ayinin başlayacağını belirten yazıyı okudum ve ayine katılmak için yerimi aldım. Asistan rahipler elime bi broşür tutuşturdular ve ayin başladı. En başta herşey güzel gidiyodu, arada bi ayağa kalkalım lütfen deniyodu, kalkıyoduk, sonra oturun lütfen deniyodu, oturuyoduk, eğlenceliydi, ta ki teorik kısımdan uygulamaya geçinceye kadar. Adam, daha doğrusu başrahip, herkesin birbirine sarılmasını istedi ve bi anda zenci irice bi kadın üstüme yürümeye başladı. Sırıtırken &#8220;peace be with you&#8221; dedi ve bir başkası onun arkasından belirip bana sarıldı. Onlardan aldığım gazla ben de bilet satan kızı aradım sarılabilirim belki diye, ama o yoktu, şişmanca al yanaklı bi teyze elimi sıkmakla yetindi. Sonra yerlerimizi aldık, robotvari daha doğrusu &#8220;Tanrı&#8217;nın sesi olsaydı heralde bu adamınki gibi olurdu&#8221; dedirtecek ilahilikteki sesin sahibi başrahip insanları yanına çağırdı şarap ve kuru ekmek ikram edebilmek için. Ekmek de gitmez gerçi kuru kuru şöyle bi kaşar, domates falan koysalarmış arasına. Neyse, herkes bu işi çok iyi biliyo gibi davrandıkları için ben çekindim ve kafilede şarap içmeyip peynir yemeyen tuhaf adam rolünü üstlendim, ya orda yanlış bişey yapsaydım, panikleyip bir anda fatiha suresini okumaya başlayıp, bağırarak kelime-i şahadet getirip, ağlasaydım heyecandan ve panikten? Ayin bitince, süratle orayı terkettik ve ben bilet satan kızı bir daha görmeyeceğimi ümit ederek giderken ona el salladım. Kız da halkın bu mutlu ve nazik tavrına alıştığı için ona sarktığıma ihtimal bile vermedi ve aynı karşılığı verdi. İlk defa birinin ona sarktığımı düşünmesini istemiştim halbuki. Bu kadar ilahiyat yeterli deyip, kendimi gözünü sevdiğiminin metrosuna attım. Metroya doğru ilerlerken abimle girdiğim iddiayı ispatlayabilmek için metroya inmeden koridorların oraya çöktüm çantamı yanıma aldım, elimde kübü çözmeye başladım. Bekleme süresini 15 dakika olarak belirledik abimle, eğer 1 penny bile kazanırsam ben kazanmış olucaktım. 10 dakika geçtiğinde çevremde kimsenin benle ilgilenmediğini farkettim ve içimi hayalkırıklığı kapladı. Salakçaydı aslında insanlar işlerine gitmeye çalışırken birinin kübü çözmesini izleyerek vakit kaybetmek istemezlerdi genelde. Birini durdurmaya çalıştım &#8220;excuse me&#8221; diye ama o da beni dinlemedi. Halbuki en başta güzel bir fikirmiş gibi gelmişti. Orda türkü çığırsam para kazanabilirdim bence, en azından küp çözen deli turist olmazdım, &#8220;Metronun Delisi&#8221; diye anılmazdm insanlar arasında. Bundan sonra gideceğim yolu tam bilmediğimden, rastgele bi metroya bindik, her ne kadar bizi yönlendirmeye kasan arkadaş canlısı metro bize seslenip oraya gitmememiz gerektiğini söylese de. Baya bi uğraştıktan sonra Tower of London denen yere vardım. Ayaklarım hafiften ağrımaya başladı tekrar. MIND THE GAP! Sus be yeter artık. Gördüğüm çimenlik alan, köprü manzarası ve eski hapishanemsi, şatomsu ne olduğu belli olmayan yapı beni Ortaköy&#8217;den soğuttu. Evet yaptı bunu. Metroda saksafon çalan adam beni zaten başka yerlere götürmüştü, ama bu artık işin son noktasıydı. Ortaköy&#8217;den soğutma sebeplerinden biri de yolda kestaneciye rastlamam olabilir, bilemiyorum. Yürürken, 2 tane has mı has Türk barzoya rastladım, yeşil kapişonlu üst ve dar kotla harikalar yaratıyodu gençler. Konuşmaları zaten direk &#8220;Ben Türküm ve kimsenin beni anlamadığını düşünüyorum o yüzden ana avrat küfür ederek yürümeyi tercih ederim genelde, tabi burnumdaki sümükleri genzime aktarma efekti yapmam da cabası&#8221; izlenimi veriyolardı, hatta bu dediklerimi yapıyolardı. Giriş için kapıdaki kadına biletimi verirken, mutlu mutlu aralarında geyik yapmaları artık sinirlerime iyice dokunmaya başlamıştı, bi toplum bu kadar huzurlu ve mutlu olmamalı. Neyse zaten güvenlikle aramda sorun çıktı, şöyle ki girilmesi yasak olan bir yere girmeye çalıştım ve güvenliklerden biri arkamdan bana seslenip beni ordan çekip aldı. Medeni bi şekilde, daha doğrusu paniklemiş bir halde &#8220;no english&#8221; falan yapınca, adam yazıları okuyamadığımı anladığından ya da sürekli mutlu olduğundan ve insanların sinirlerini bozmak için hoşgörülü olduğundan olsa gerek bana gülümseyerek bulunmam gereken yere kadar eşlik etti. Burasını hiç sevmemiştim zaten. Bi kaç tane tabanca koymuşlar, biraz mücevher yerleştirip, kafalarında peruğumsu kocaman tüylü şapkalar olan, kırmızı renkli tulum gibi bişeyin üstüne, beyaz şeritli aptal bir üst giyen, boş bakışlı askerleri dolmabahçe sarayına özenerek yerleştirip bu alanda tur attırmışlar ve sonra da &#8220;e hadi madem müzeye benzedi gibi&#8221; diyip girişine para almaya başlamışlar. Yazıklar olsun size. Bi de bok varmış gibi bağırıyo askerler, turistlere şekil yapalım ve ingiliz askeri birliklerinin gücünü onlara ispatlayalım diye, hem onlar bağırınca yoldaki ufak ilkokul çocukları çil yavrusu gibi dağıldılar, hepsi farklı yöne koştular ellerini sağa sola sallayarak. Ama en çok &#8220;ok fırlatma platformu&#8221; gibi bişey vardı, onu kullanamamaya üzüldüm, ne de çok heyecanlanmıştım onu görünce, gücümü çevremdekilere gösterip artislik yapabilirdim. Neyse burdan, “kendi rızamla” çıktıktan sonra, içeride 30€ &#8211; 50€ arasında değişen fiyatlarda satılan aptal bardakları almadığıma sevindim ve subway&#8217;e gidip yemek yemeye karar verdim. Çünkü abimde orasına özel indirim kuponu vardı. Bu adamlarda neden hala kraliyet ailesi gibi bi kavram var ki? Neyse, subway&#8217;de adamlar “fındığa karşı alerjisi olanlar varsa, ürünlerimizde fındık olabilir lütfen yemeyin, bak ciddiyim olm yemeyin sakın” şeklinde bir uyarı koymuşlar, herkes neden bizim iyiliğimizi bu kadar istiyo, bizi şişmanlatıp yemek mi amaçları? Citrus Zent diye bi kola çeşidi vardı çok hoşuma gitti, onu içtim sonra bi de dondurma aldım ve hayatım boyunca heybeliadada dondurmaya verdiğim yüklü miktar paranın ne kadar çok olduğunu &#8220;londra&#8221;dayken anladım. Adam nerdeyse 10 kilo dondurmayı 2 pound&#8217;a verdi bana. İşin güzel kısımlarından biri de, herkes kendi çöpünü atıyo ve bunu yapmayan kimse yok. Bizde olsa diye düşünmeye gerek bile yok bence, öyle bi sistem zaten yapmaz kimse, insanlarımızı çok iyi tanıyo çünkü işletmeciler. Yemeği bitirip minimum harcama ile maksimum karın tokluğu ve ortalama bi cimriliğın getirdiği vicdan azabı ile tekrar metronun yolunu tuttum. Bu sefer metroda dikkat ettiğim şey, adamların yüz yapıları oldu. Burunları yerle paralel değil, 20-30 derecelik açı yapıyo gibi ve burun ile dudak arasındaki açıklık fazla. Kısaca bildiğin sincap gibiler. Şehirde bol miktarda bulunan sincapların ırzına geçen birkaç kendini bilmez sapkın insanın muntazam çalışması sonucu olabilir bu mutasyon, bilemiyorum. MIND THE GAP! Sus artık şehir, sus lütfen. Ve gene aşık oldum birkaç kişiye. Normal tabi avrupalı kadınlar bir başka oluyolar. Metrodan inince heyecanla görmek istediğim parlemento binasını gördüm ve tansiyonum düştü. Oranın binlerce fotoğrafını çektim ama beni asıl heyecanlandıran, London Eye denen ve benim gibi havada hareket eden yapılara karşı rahatsızlığı olan insanlar için birebir olan, bütün şehri görme imkanı veren kocaman bir çarktı. London Eye denen şeye yaklaşırken kalbimin daha süratli attığını hissetmeye başladım, çünkü yaklaştıkça perspektif gereği yapı daha da büyüyodu ve yükseliyodu, tabi buna halüsülasyonları da ekleyince iyice büyüyodu gözümde. Aletin yerden 145 metre kadar yükseğe çıktığını bindikten sonra öğrenmem de çok iyi oldu. Hele güvenlikten geçerken, çantamı güvenliğe bırakıp laptopumun olduğu çantamı orada bırakmam daha bi güzeldi, adam arkamdan &#8220;sir&#8221; diye anırdı ve salaklığımı yüzüme vurdu, halbuki bilmiyo ki paçalarımdan boklar dökülmek üzere olduğu için bu haldeyim. İnsanlara mantıklı bir açıklaması olmasına rağmen neden şapşal olduğunu açıklamaya fırsat bulamayıp insanlar tarafından aptal olarak görülmen çok sinir bozucu. Neyse, kabinlerden birine girdim, etrafıma bakmaya başladım. Güvenli görünüyodu, ama emin değildim. Yükseldikçe fotoğraf çekerken ellerimin titremesi yüzünden sıkıntı yaşadığımı farkettim. Ama sonra kendime tokat attım ve ayıldım. Artık korkmuyodum derken, alet yerden 145 metre yüksekte durunca yere çömdüm ve kabindeki herkes gülmeye başladı doğal olarak. Ben de &#8220;hehehe&#8221; yaptım sanki bunu espri amacıyla yapmışım gibi, ama kalkmadım yerden, sandalyesi kırılınca yere düşüp de bozuntuya vermemeye kasan ve herkesle birlikte gülen insanlar gibiydim. Onlar da espriyi uzattığımı düşünüp kendi işleriyle ilgilenmeye başladılar, amacıma nispeten ulaşmış oldum. Yarım saat sonra, lanet  aletten indiğim gibi eve yürümeye başladım. Artık ayaklarımı hissetmiyodum. Saatin erken olduğunu farkedip, Harrods diye Londra&#8217;nın en pahalı ve sosyetik alışveriş merkezine gittim. Girişinde öyle adamlar, öyle arabalar ve öyle bi personel vardı ki, “beni alırlar mı acaba lan, yok canım alışveriş merkezi burası neden almasınlar ki ama, hay allah ya tam girerken adam beni durdurup geri çevirirse” gibi sorularla mücadele ederken, içeriye hiçbişey yokmuş gibi cengaver gibi daldım ve beklenen sesi işittim. &#8220;Sir.. SIR?!&#8221; Arkamı korkuyla ve utançla döndüm ve adamın bana &#8220;çantınızı elinizde taşır mısınız lütfen&#8221; dediğini duyunca yüzümdeki kızarıklık geçiverdi. Alışveriş merkezini çok güzel izledim. Evet bişey almadım, izledim adece.  Şunu farkettim ki, şehrin bu bölgesinde ne kadar şık giyinirsen giyin, asla dikkat çekemezsin çünkü herkes Charles Dickens&#8217;ın tasvir ettiği centilmenlerden daha bi centilmen ve şık. Hele arabalar, onlardan bahsetmek bile istemiyorum. Sokakta yürürken limuzinin arka koltuğunda oturup kısık sözlerle çevreyi süzen takım elbise giymiş en fazla 16 yaşındaki çocukla gözgöze gelince kendimi yırtık eldivenli tinerci gibi hissettim ve bana camdan para atmaya yeltenicekmiş gibi geldi. Bu muhiti hemen terketmeliydim, yoksa bu insanlar zaten beni atıcaklardı burdan, oraya ne uyuyodum ne de oraya aittim. Yarın bu muhite gelicem ve ben de Secret Garden&#8217;daki çocuk gibi &#8220;I have become a gentlemen&#8221; diycem, çünkü phantom of the opera var yarın. Ayaklarımdaki ağrılara rağmen upuzun olan yolu yürüyerek dönmeye karar verdim, böylece daha çok yer görebilecektim, hem şehir akşam çok güzel ve insanlar sürekli iletişim halinde gibi. Hayır, edepsizliğe gerek yok, niyetim spor yapan kadınlara turist olduğumu ispatlayıp, bi şekilde onların ilgisini çekip, muhabbet kurup “avrupalılar çok rahat insanlar, sokakta sevişen insanlar vardı olm, daha nolsun?” geyiklerine kulak asarak kadınla sevişmek değildi tabiki. Şehirdeki tuhaflığın ya da eksikliğin ne olduğunu hala anlayamadım, ama cumartesi gününe kadar anlayabileceğimi düşünüyorum. Abim ile bir deney yaptık ve trafik ışıklarında araç çokluğu farketmeksizin karşı kaldırımdaki bir insanın normal ses tonuyla olan konuşması duyulabilir mi sorusuna yanıt aradık. Ve anladık ki, şehir çok sakin ve kimse korna çalmıyo, ve biz birbirimizi duyabiliyoruz. Deney bittikten sonra ısrarla yayan olarak devam yolculuğuma devam ettim ve bir alt geçitte radyo dinleyip kahve içen ve çok mutlu gözüken bir evsize rastladım. Sonra CCTV denen tedirgin edici kameralara gülümseyerek orayı terkettim. Dilenci bile benden para “rica etti”. İnsanlar iş çıkışı sokaklara dökülüp spor yaptığı için saat 6-7 civarı, ben de taytla koşan orta yaşlı çirkin vücutlu adam/kadınlara denk geldim. Yürürken bir yapının altından geçtim ve koca şehirde at bokuna basmayı başaran tek kişi olmaya hak kazandım. Bununla gurur duyduğumu itiraf ediyorum, çünkü şehirde ondan başka çöp yoktu ve ben gidip bulunması imkansız birşeyi çiğnedim. Şehirde gördüğüm ilk pislik/çöp ve ben gidip ona bastım. Bence bu ülkede en fakir insanlar avukatlar, suç falan olmuyodur ki bu huzurda ve mutlulukta en fazla bi-iki kişi birilerini “dolandırmıştır” o kadar. Neden trafik lambaları bu kadar kocaman? Neden trafik lambalarının birinde atlı polis çıkabilir şeklinde tuhaf bir uyarı var? Kimse sinirlenip korna çalmaz mı bu sinir bozucu şehirde? Yürürken bunları düşünüyorum ve gözüme smokin giymiş 10 kişilik bir erkek grubunun girmek üzere olduğu bir restoran çarpıyor. İçeride piyano çalan bir kadın ve muhteşem çatal, bıçaklarla donatılmış masalar var. Menüdeki en ucuz şeyin 50€ civarında olacağını tahmin ederek oradan uzaklaşıyorum ve turist olmaya devam ediyorum. Adamların en boktan yerleri bile bizim etilerdeki şık dediğimiz kafeler gibi. Sanırım yere yığılıcam, bu yorgunluğa daha fazla katlanamıyorum ve bir otobüs durağında 20 dakika boyunca hareket etmeden oturdum. Yürümeye devam ettim ve Paddington tabelasını görünce &#8220;Hay gözünü sevdiğiminin Paddington&#8217;ı be&#8221; diye bağırmaktan kendimi alamadım. Hepimiz aslında birazcık çingene değil miyiz? Otele uğramadan alışveriş yapmam gerektiğini hatırladım. Subway&#8217;e uğrayıp bişeyler atıştırdım ve masada otururken aldığım notları gözden geçirdim, kendimi bu sayede iyice tribe sokabildim, yabancı bir şehirde not defterine birşeyler karalayan, aslında göründüğü gibi olmadığı imajı yaratmaya çalışan, ya da rap şarkı sözü yazan çocuğu oynadım bir süre, sonra sıkıldım tabi. Sonra markete uğrayıp ne kadar hazır yemek varsa aldım ve otele dönüp, yatağıma uzandım. MIND THE GAP!</p>
<p>30.01.2008</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bokvarsendegel.com/2008/02/05/londranin-gulu-ii.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
