Her erkeğin içinde küçük bir kız yaşar. Bu küçük kız sürekli dışarı çıkmak ister, kendini anlatmak ister ancak nerdeyse her
seferinde kafasına yumruk yiyip tartaklanır. Küçük kızın dışarı çıkma izni diğer büyük kızların iletişim sırasındaki güvenilirliğine bağlıdır, küçük kızın yaptıklarını başkalarına anlatmayacağından ve bu durumla alay etmeyip aksine yapılanın hoşuna gideceğinden emin olursak küçük kız çıkabilir dışarı. Yalnızca o zaman izin veririz küçük kızımızın dışarı çıkmasına, çünkü büyük kızlara şeker olduğumuzu ve onlar için utanacağımız şeyler bile yapabileceğimizi, aslında ne kadar da fedakar olduğumuzu göstermek isteriz. Eğer ‘ne küçük kızı ya?’ diyorsanız hala, örnekleri okudukça kendinizden utanmaya başlayacağınızı şimdiden haber vereyim, çünkü örnekler uç ve alakasız bile olsa size kendi yaptıklarınızı anımsatacak ve huzursuz olmanıza sebebiyet vereceklerdir.
O küçük fahişeler yüzünden erkek arkadaşlarımızın yanında sosyal teröristler haline gelebiliriz, korkudan tir tir titrer ‘Aysu senin ona yaptığın hediyeyi anlattı, bütün gece kapısının önünde beklemişsin, gelmeyince de kapısına güllerle onu sevdiğini yazmışın’ gibi cümlelerin gelmesinden korkarız küçük kız yüzünden. Güzel bir korkudur aslında bu, ama bir anda bizi saldırganlaştırabilir, kız arkadaşlarına sert davranıp ataerkil ilişkiler yaşayan erkekler arasında bunu yapan biri olmak sizi bir anda yerin yirmi kat altına sokabilir –ki o ataerkillerin de içlerindeki küçük kızların varlığından adınız gibi emin olmanıza rağmen, onlara birşey diyemezsiniz çünkü zaten sosyal anlamda bitmişsinizdir o an ve saldırıya geçmeniz mümkün değildir– ve Aysu’ya olan aşkınız bir anda Aysu orospusuna olan nefrete dönüşebilir.
Son günlerde duygusal ya da romantik komedi temalı filmler izleme ihtiyacı hissettim
baya. Haliyle ben de baÅŸladım şöyle saÄŸa sola acaba ne izlesem diye. Sonra aklıma yıllar önce bir iki kez izlemiÅŸ olduÄŸum bi film geldi “Before Sunrise”. Genelde diyaloglarla geçtiÄŸinden insanın kendine sorabileceÄŸi bi sürü soru geliveriyo aklına ki bi bakmışsın sen o konuyu düşünürken film uçmuÅŸ gitmiÅŸ. İşte beni bu duruma iten bi mevzu da “Adada 99 erkek 1 kadın olsa ya da 1 erkek 99 kadın olsa olabilecek ÅŸeyler tarzında bi diyalogtu. Muhtemelen izlemeyen fazla kimse kalmamıştır ama kısaca o diyalogtan bahsedeyim ben…
19 Temmuz Cumartesi - 2008, 23:17
Kategori: Gözlemler, Hayattan, Tarih, Teknoloji, Tepkisel
Kendilerini insanlığın geleceğini tehdit eden olaylara karşı
toplumu uyarmaya adayan bir grup bilim adamı, bu tehditleri
sembolize eden Kıyamet Günü Saati’ni, gece yarısına
yani ‘felakete’ doÄŸru iki dakika ileri aldı.
Böylece “felaket saati” SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sona ermesinden bu yana dördüncü kez ilerlemiÅŸ oldu.Bundan 60 yıl önce kurulan ve kendilerine “Atom Bilim Adamları Bülteni” adını veren grup, Londra ve Washington’da eÅŸ zamanlı düzenlenen basın toplantılarında, saati ileri alma gerekçelerini “nükleer silahlara ve küresel ısınmaya karşı önlem alınamaması” olarak açıkladılar.
Ağır şekilde hastalanma talihsizliğine uğradıysanız, bir uçağa bindiriliyorsunuz
ve ömrünüzün son günlerini Norveç’in baÅŸka bir yerinde geçiriyorsunuz.
Yok, uçağa yetişemediniz ve hastalığa ya da kazaya bu topraklarda kurban gittiyseniz?
O zaman da bu topraklara gömülemiyorsunuz. Kasabanın küçük mezarlığı bundan 70 yıl önce yeni cenaze kabul etmeyi durdurmuş. Bir dağın eteğindeki rüzgâra korunaklı vadiye inşa edilmiş küçük ahşap evlerden oluşan kasabada yaklaşık 1500 kişi yaşıyor.
Yalan, herkes tarafından etik anlamda uygun görülmeyen bir davranış olarak kabul
edilse de, bütün hayatımız yalan üzerine kuruludur. Fazla samimi olmadığınız bir arkadaşınızın dedesi vefat ettiğinde onu anlayamasak bile, üzülmemiz gerektiği için üzgün görünürüz. Aslında üzülmemişizdir, sadece arkadaşımıza üzgün görünerek kendimizi bile inandırdığımız bir yalana boyun eğmişizdir. Birine deliler gibi aşık olduğumuza kendimizi inandırırız, gerçekten aşık olduğumuz şey hayalimizdir ama kendimizi yalanımıza öyle bir kaptırırız ki tek yaptığımızın hayalimize bir beden seçmek olduğunun farkına bile varamayız. Fazla mı karamsar söylediklerim? Hayatınızı kadınların ıkınarak kaka yaptığını düşünerek geçiriyorsanız eğer siz zaten dediklerimin farkındasınızdır ve dediklerimin karamsar birinin ya da duyguları olmayan bir serserinin söyledikleri olmadığını anlamışsınızdır, kadınların kaka yaptıklarının ama kakalarının kokmadığına ve renginin pembe olduğuna inananlardansanız düşünceleriniz her an değişebilir, ancak kadınların kaka yapmadıklarını ve boşaltım sistemlerinin yalnızca terden oluştuğuna inananlardansanız hayal dünyasında yaşamanın keyfini çıkarmaya devam edin, çünkü gerçeklerin iğrençliğinin farkına varmaktansa hayal dünyasında yaşamak insanı ölene kadar mutlu kılacak kadar avutma kredisine sahiptir.
TUNCAY GÜNEY’İN KİMLİĞİ
Tuncay Güney, İmam Hatip Lisesi mezunu, sonra İsmailağa dergahına yerleştiriliyor.
Hızla ilerliyor ve Fethullah Gülen tarikatına dahil ediliyor.
1989-1991 yılları arasında Fethullah Gülen’in özel kalemi. Altunizade’deki FEM Dersanesi’nin en üst katındaki bürosunda, Fethullah’ın randevularını düzenliyor.
Görüşmelere katılıyor. Samanyolu televizyonunun kurulmasını sağlayan ekipten.
O sırada Samanyolu televizyonunda programlar yapıyor. 1993-1996 yıllarında Akşam gazetesinde muhabir.Bu arada Gen.Veli Küçük’le ilişkisi olduğunu söylüyor.
Tuncay Güney’in Türkiye’de bulunduÄŸu dönemde yaptığı önemli iÅŸler, kendi anlatımlarına göre şöyle: – Fethullahçıların Erbil’deki kolejinin kapanmasını önlemek için PKK’ya 15.000 doları ben götürüp verdim.
8 Mayıs Perşembe - 2008, 00:12
Kategori: Eleştiriler, Gözlemler, Güncel, Hayattan, Tepkisel
1 Mayıs’ta Taksim denildi. Devletlim karşı çıktı hemen. Olmaz yassah diyerek. Sendikacılar direndiler. Taksim’e çıkacağız dediler. Vali bey hazretleri de Orantılı Güç kullanılacaktır dedi. Yandaki fotoÄŸrafta ise orantılı gücü görüyorsunuz. O gün tvlarının başında olanlar zaten tüm bu sahneleri gördüler. Ben hatırlatmak istedim. Orantılı güçte ne orantılı güç amma. Taksim’in havadan görüntüsü aklıma diktatör devletlerdeki görüntüleri getirdi. Askeriydi polisiydi. Bu ne muazzam bir orantılı güç dedim içimden. O da deÄŸilde aklıma bir ÅŸey takıldı. Bunu size de sorayım. Devletimin orantılı gücünü gördük hep birlikte. Hem de bu gücü emekçiye,işçiye kullandı. Çok merak ediyorum. Devletimin bu orantılı gücü terörist cenazelerinde neredeydi. Hepsi bayram tatilinde miydi? Yoksa izinli miydiler? Bu soru günlerdir aklımı kurcalıyor. Zaten az biraz akıl kaldı onu da orantılı gücü düşünerek harcamak istemiyorum.
Espriler bir yana da bu orantılı güç öyle bir kullanıldı ki,akıllara zarar. Sanki düşmana saldırıyordu sevgili orantılı gücümüz. Öyle düşmandı ki saldırdıkları galiba,savaşta bile vurulması suç olan yapılardan olan hastaheneye kadar girdi o muazzam gücün gaz bombaları. Tanrım,bu kin neden? Düşmanmı yoksa bu orantılı güç,bizim emekçilere,işçilere? Hani öyleyse söylesinlerde bilelim. En azından düşmanlarıydı derim geçerim.
Saat 8.30 da kalktım. Tatil günü bu saatte kalkmak adama koyar normalde hem ayaklarım
hala aÄŸrımakta ama yapıcak biÅŸey yok, gezmek tozmak lazım gelir. Neyse kahvaltı yerine 2 tane siyah boya aromalı kömür esanslı kahveyi içtikten sonra koÅŸarak odaya çıktım. Tabi bu sırada otelin kahvaltı salonuna giderken kapının giriÅŸinde gördüğüm tabelayı es geçtim, “please wait till you are seated.” yazıyodu, sanki biz boÅŸ gördüğümüz yerlere oturmayı akıl edemicez de ordaki boÅŸ bakışlı kadın bize -okulda çok konuÅŸan öğrencilerden bunalan öğretmenin yaptığı gibi- oturma planı hazırlıcak ve bizi yerleÅŸtiricek. Sabah sabah hem bu yazıyı gördüğüm için, hem de asansör 20 dakika boyunca gelmediÄŸi için çıldırıp demin de söylediÄŸim gibi koÅŸarak odaya çıktım ve haritayı elime aldım. Kahvaltıdan sonra ellerimi yıkamak için odadaki musluÄŸa hamle yaptım ancak musluk akmadı, ama aksilikler beni yıldırmadı ve süper bir gezi planı yaptım. Planımı bitirdikten sonra otelden dışarıya fışkırdım ve hemen ÅŸehri avucumun içi gibi biliyomuÅŸum gibi metro istasyonuna koÅŸtum. Gerçi ÅŸehri çok iyi bilmesen de olur, çünkü ÅŸehir sanki senin nereye gitmek istediÄŸini, ne yapmak istediÄŸini ve nelere dikkat etmen gerektiÄŸini zaten sana her fırsatta hatırlatıyo. MIND THE GAP! Evet, iki gündür en çok duyduÄŸum ses bu, metrolarda sürekli bunu anons ediyolar.
Saat 12:43, yatağıma uzanıp kitap okudum. Heyecanlı olmam lazım, ama pek değilim.
Kendimi ÅŸartladım, çok acayip ÅŸeyler düşündüm ama bir türlü heyecanlanamadım. Televizyonu açtım, sonra uyuyakalmışım. Toplam 3 saat uyku uyuduktan sonra bizimkilerle arabaya bindik. Ailemle konuÅŸucak nedense pek birÅŸeyim olmadığını farkettim. KonuÅŸtuÄŸumuz tek ÅŸey, havanın da bayağı soÄŸuk olduÄŸuydu. Pek önemsemedim, havalanına gelmeme raÄŸmen hala heyecanlanmamıştım, herneyse filtre kahvemi içtim, biletimi aldım ve pasaport kontrolünden geçtim. Sonrasında botlarımı çıkarttırıp, laptopumu açtıran güvenliÄŸi aşıp uçaÄŸa vardım. Bu zamana kadar hissetmediÄŸim heyecan, yerini uçak korkusuna ve ÅŸaÅŸkınlığa ve aptallığa bıraktı. Yerime oturacakken kafamı çantalar koyulan yere çarpmamla kendime geldim. Meymenetsiz hosteslerle dolu uçak, espritüel bi kaptan pilot ve sanki bizi gördüklerinde mideleri bulandığı için aramıza örtü gerilen business class yolcuları. O örtüye ne gerek vardır ki, adam bizim gibi insanları görmeye dayanamıyo da “beni muhatap etmeyin ÅŸu fakirlerle lütfen” ÅŸeklinde mi düşünüyo acaba. Neyse uçakta çıldırmak üzereydim, tamam uçak belki en güvenli ulaşım aracı ama ben de korkağım. Aferim, herkes korkak çocukla alay etsin en iyisi. Neyse kitap okumaya baÅŸladım, böylece dikkatimi baÅŸka biÅŸeye vererek hosteslerin bana soru sorduklarında dalmışım numarası yapıp, zaman kazanıp, onların dediklerini saçmalamadan, düşünerek cevaplayabilecektim. Stresliyken baya salakça ÅŸeyler yapma potansiyeli olan biriyim. Neyse sonra saçma sapan bi kahvaltı getirildi, muhtemelen eski iÅŸi bir malikanede hizmetçilik ya da zengin birinin bebeÄŸine dadılık yapmak olan bi hostes tarafından.
«« Okumaya devam edin. »»